Haziran 30, 2018

Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil- Haldun Taner

Eksilmeyen Dostlar - Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil *


Son zamanlarda biyografi tarzı kitaplar okuyup sizlerle paylaşıyorum. Bu defa seçtiğim kitaba , eğer kitap dersem haksızlık etmiş olacağım sanırım. Bir ansiklopedi Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil...  Haldun Taner'in bence harikulade eseri. Bir oturuşuta okumaya kıyamayacağınız, notlar alacağız ismini duymadığınız kişileri Google'dan mutlaka araştıracağınız bir eser... 




İlk olarak 1979 yayınlanmış, 48 kişi 3 de mekanı anlatıyor ve girişinde de yazdığı gibi ortak özellikleri 'artık yaşamıyor oluşları' Öleni 'hayırla yad etme' geleneği ile onları yargılamadan, o gün yaşadıkları koşullar altında değerlendirerek kısa kısa anlatmış.

Benim içlerinde isimi ilk defa duyduğum kişiler de vardı, hayatlarını genel olarak bildiğim halde burada okuduğum daha kişiler özellikleri ve özel bilgiler ile bir kez daha  hayran olduklarım da.  Bugün bu yazıda  tüm kişileri anlatmayacağım içlerinden seçtiğim bazılarını anlatacağım sizlere . Kültürümüzün bu efsane kişilerini siz de daha yakından tanıyın diye

Asaf Halet Çelebi : Tam bir Beylerbeyi efendisi olan kibar güngörmüş şair. Yakasına çiçek takıp , kökünü mendil cebine yerleştirdiği küçük bir şişenin suyu ile beslermiş. Her dört yılda bir mebusluk seçimlerine bağımsız aday olup, meydanlarda nutuklar atarmış...

Aliye Berger : Cevat Şakir ve Fahrünisa Zeid'in güzel kız kardeşleri, seramik sanatçımız Füreya Koral'ın teyzesi olan gravür sanatçımız. Müzisyen olan Alman eşi, evliliklerinin altıncı ayında ölünde büyük bir yıkım yaşamış ama doymak bilmeyen öğrenme merakı onu hep canlı ve diri tutmuştur. Dış görünüşü, giyimi ve telaffuzuyla hep bambaşka biridir o 

Ahmet Kutsi Tecer : Orada Bir Köy Var Uzakta şiirinin büyük şairinin en önemli özelliği, Aşık Veysel'i keşefeden kişi olmasıdır. Ilımlı kişiliği sayesinde çok sevilmiştir. 

Haşim İşcan: İstanbul'un doğrudan seçilen ilk belediye başkanı. Bursa'da da oldukça büyük ve işlek bir caddeye ismi verilmiş. Estetik ve güzelliğe merakı nedeniyle, şehrin çehresini güzelleştirmek için elinden geleni yapmıştır.

Celal Sılay: Dünyaya küskün ama hep güleryüzlü bir şair. Uğruna borç para bulup Paris'e gittiği sevgilisini bir Fransız'ın kolunda üstelik hamile görünce bir gece de saçları dökülmüştür. Bir otel odasında tek başına ölmüş olması onun hep hüzünle hatırlanmasına sebep olmuştur 

Orhan Kemal: Sabahları 4 te kalkıp, 9 a kadar sürekli yazan oradan da kahvelere giden muhteşem yazar. Yazmak için insanarı gözlemeye inanan bu yüzdende hep insanların içinde olan ve şen kahkahalarıyla Çiçek Pasajını Çınlatan sima.

Çiçek Pasajı: Dünyanın en civcivli meyhanesi. Sabahın köründen gecenin yarısına kadar hep açık, seyyar kokoreççisi, midyecisi , cevizci bademcisiyle hep dolu, hep hareketli Buraya girer girmez günlük dertlerden, tasalardan uzaklaşıyordunuz Ta ki 1978 Nisan'ında yıkılana kadar .

Ahmet Selahattin: Hukuk profesörü. Lozan Antlaşmasının öncülerinden. Paraya önem vermeyen . çok insancıl biri, Türk İstiklal davasının hukuki savunusunu yapan kişidir. 42 yaşında öldüğünde cebinde sadece yetmiş beş kuruş çıkar. Ve hepsinen önemlisi Haldun Taner'in babasıdır.

Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil böyle bir eser işte daha kimler var derseniz Sakallı Celal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Abdi İpekçi, Halide Edip Adıvar , Cemal Sahir, Muhsin Ertuğrul.... devam ediyor

Bence mutlaka kütüphanenizde bulunması gereken bir eser. Farklı kişileri de yazarsan okuruz derseniz bir süre sonra yine yazarım sizlere ama bence mutlaka okuyun mutlaka

Sevgiler,
Sevim 

*Yunus Emre

Haziran 23, 2018

Yitik Ufuklar - James Hilton

Düş mü Gerçek mi - Yitik Ufuklar


2018 başında kendime  yüz - yüz on  civarında kitaptan oluşan okuma listesi oluşturmuştum. Ağırlıklı olarak Türk ve Dünya klasikleri barındırıyor listem. Amacım yıl sonuna kadar yüz kitap okumuş olmak ve listemin en azından dörtte üçünden oluşması okuduğum kitapların. 

Ancak geçtiğimiz hafta kitap alışverişi yaparken  arka kapağında ki yazanlar  çok ilgimi çektiği için satın aldım Yitik Ufuklar' ı... Daha önce ne kitabın adını duymuştum ne de yazarın. Ama bu benim eksikliğimmiş, çünkü çok 1933 de yazılan bu kitap çok ünlüymüş, 1937 de Lost Horizon adıyla filme uyarlanmış ve film 2 dala birden Oscar Heykelciğini kucaklamış.



Okul arkadaşları toplanmış birer kadeh için sohbet ederlerken, başka bir okul arkadaşlarından söz açılır ; Conway'den ... Conway ve yanındaki üç kişinin bindiği bir uçak  iç savaş nedeniyle bir hayli karışık olan Bakül şehrinden  kaçırılmış ve bu dört kişiden bir daha hiç haber alınamamıştır. Ancak bu okul arkadaşlarından biri kısa bir süre önce  Conway ile karşılaşmış ve onun bu kaçırılmak olayı ile ilgili  anlattıklarını not almıştır. İşte Yitik Ufuklar 'ın konusu bu notlardan oluşuyor. 

İngiliz Konsolosu Conway, yardımcısı Mallisson  , bir Amerika'lı Barnarde misyoner Miss Brinklow adlı  kadın Baskül'den bir uçağa binerler ama  Çinli'mi Tibetli'mi tam olarak anlayamadıkları bir kişi tarafından  uçak kaçırılır. Bu dört kişi fidye için kaçırıldıklarını sanırlarken, kendilerini Şangri -La manastırında bulurlar. Buradan tek başlarına çıkmalarına imkan yoktur. Lamaların da onlara yardımcı olmak gibi bir niyeti yoktur. 

Conway ve arkadaşları burada esirdir, ama keyifli bir esarettir bu, her çeşit yiyecek önlerinde binlerce kitabın bulunduğu kütüphane hizmetlerindedir. Isıtma sistemi olan manastırda muhteşem müzikler çalmakta, banyo imkanı bulunmaktadır.

Son derece garip olan bu manastırda bir takım sırlar vardır ve Conway bunları duyunca aklı bir hayli karışır.

Son derece ilginç, düşle gerçek arasında bir kitap Yitik Ufuklar. Öylesine ünlü olmuş (ben hiç bilmesem de ) öylesine tutulmuş ki Şangri- La , Çin'de bir şehre bu isim verilmiş ve dağlık olan bu şehir çok fazla turist çekmeye başlamış bu isim değişikliğinden sonra . Hatta İstanbul'da aynı isimde bir otel bile var 

Çok fazla tarzım olmamasına rağmen, çok severek, çok heyecan içinde okudum ben bu romanı. Değişik bir şeyler okumak istiyorsanız mutlaka okuyun seveceksiniz

İyi hafta sonları 
Sevgiler 
Sevim 

Haziran 20, 2018

Kerim Usta'nın Oğlu - Halide Edib Adıvar

Nasıl Bugünlere Geldim - Kerim Usta'nın Oğlu


Okumadığımız eseri kallmaması gereken kalemlerden biri bence  Halide Edib... Daha önce blogumda ; Sinekli Bakkal  ve Vurun Kahpeye romanlarını yazmıştım  onlara da göz atabilirsiniz.

Bayram tatilinde Türkiye'nin en büyük kitap zincirlerinden birinde Kerim Usta'nın Oğlu kitabını kampanyada 7 TL fiyata görünce çok üzüldüm. Ülkemizin en büyük değerlerinden birinin kitabı tek baskı yapabilmiş ve muhtemelen fazla talep görmemesi sebebiyle indirime girmiş. Ne kadar büyük ayıp bizim için. Elinize alınca bırakamayacağınız kısacık, sıcacık bir roman aslında... Okurken asla sıkılmayacağınız, gülümseyeceğiniz ve ideallerine kavuşmanın tek yolunun gerçekten çok istemek ve çalışmak olacağını bir kez daha anlayabileceğiniz bir eser...




1958 yılında Milliyet gazetesinde tefrika olarak yayınlanan Kerim Usta'nın Oğlu , yazarın ölümünden yıllar sonra kitap haline getirilmiş. Romanda 45 yaşında ki; İstanbul'un en ünlü dahiliye doktoru olan  Kasım Derman Kurtuluş Savaşının başlangıcına denk gelen çocukluk yıllarından itibaren, babasını muhallebici Kerim Usta'yı kaybetmesi , İstanbul'a taşınmaları, sokaklarda işportacılık yapması, lise yılları,tıp fakültesi ve Amerika 'da ki okul günlerini anlatıyor.

Halide Edib'in en çok bilinen yönü sanırım Sultanahmet meydanında yaptığı konuşma, dizilere bile konu oldu bu ateşli cumhuriyet savunucusu yazar. Bu romanında da Kurtuluş Savaşında şehit düşen muhallebici Kerim'in oğlu hem babasının vasiyetini yerine getiriyor hem de Amerika 'da eğitimi biter bitmez ülkesine geri dönüyor hastalara babasının ona verdiği isim gibi ' derman ' oluyor.

Sadece olayları değil, kendi iç dünyasını, kadın erkek ilişkilerine bakışını,  özellikle de kadınlara olan güvensizliğini anlatmış Kasım Derman . Kadınların erkekleri elde etmek için yaptığı oyunlardan, kendi aralarında ki dedikodulara hepsi o kadar gerçek ki... Kızamıyorsunuz doktora . Belki de bir kadın yazar yazdığı için bu kadar gerçek , bu kadar içten anlatmış kadınları doktorun gözünden...

Evlilik karşıtı, kadınların gözdesi olan doktorun romanın son satırında verdiği karara hayret ederek bitirdim bu minnacık romanı. 3-4 saat içinde okunabilecek , yorgunluğunuzu alabilecek bir eser bence...

Türk klasiklerinden bir roman okumak istiyorum diyenlere gönül rahatlığı ile tavsiye edebileceğim bir eser Kerim Usta'nın Oğlu...
Okuyun bence
Sevgiler
Sevim





Haziran 18, 2018

Suikast Bürosu -Jack London

London'dan Bir Gerilim Kitabı - Suikast Bürosu 


Jack London denilince aklınıza ; Martin Eden, Beyaz Diş, Demir Ökçe , Vahşetin Çağrısı geliyor biliyorum.  Ben içlerinde sadece Martin Eden okudum. Çevirisi nedeniyle çok haytan olmasam da, London 'un Amerikan Edebiyatının en önemli kalemlerinden olduğunu biliyorum. Raflarda Suikast Bürosu  ismini görünce çok şaşırdım. London'un kitapları arasında hiç duymamıştım. Ve işin aslı böyle sağlam bir gerilim kitabı da hiç beklemiyordum. 

Yaşamı boyunca intihal suçlamalarıyla çok karşılaşan London'un bu kitabın taslak halini de Sinclair Lewis'ten aldığı, ve yirmi bin kelime yazıp kitabı tamamlamadan bıraktığı ve   Robert Fish'in tamamladığı not olarak en başta yazıyor.  Bu kadar önemli bir yazarın taslak halinde öyküler aldığını okuyunca küçük çaplı bir şok yaşadım aslında 






Suikast Bürosu adından da anlaşılacağı üzere, öldürmek üzerine kurulu bir şirkettir. Müşteri gelir öldürtmek istediği kişiyi , şirket kurucusu İvan Dragomiloff'a söyler ve para da anlaşırlar , ölüm gerçekleşir. Ancak bu büronun kendince bir etik anlayışı vardır. Öldürülmesi istenen kişinin ölümünün gerekli olması. Bu kişinin topluma zarar vermesi, suç işlemiş olması (hırsızlık, rüşvet tecavüz v.b ) kötü bir insan olması gibi . Ve emir verildiği andan sonra asla  geri alınamaz. Şirket aldığı işi mutlaka tamamlar. Bir yıl içinde başarılı olamaz ise aldıkları parayı faizi ile birlikte kendilerine işi veren müşteriye öderler. İşin en can alıcı noktası bu infazcıların sıra dışı ,entelektüel, dil bilimciler, profesörler, kimyagerlerden oluşması 

 Yeğeni Grunya dışında kimsesi olmayan Dragomillof'a bir gün gelen müşteri öyle bir ismin öldürülmesini ister ki; bu istek bir yıl içinde herkesin hayatını alt üst eder... Ölüm gerçekleşse de gerçekleşmese de büro artık tehlike altındadır.

Taslağı başkasına ait de olsa, son 60 sayfayı başkası da yazsa bence Jack London un muhteşem eseri Suikast Bürosu . Kitabı okurken sürekli ne olacağını düşünüyorsunuz, akıl yürütüyorsunuz . İnfazcıların kendi aralarında yaptıkları etik tartışmaları bazen uzamış gibi gelse de ben çok beğenerek okudum.  Çok keyif aldım. Kaçma kovalama, öldürme ,planlar ve her ne olursa olsun kafalarındaki etik değer uğruna verdikleri sözden dönmemeleri , okurken  insanı düşündürüyor, sorgulatıyor. Böyle bir büro olabilir mi böylesine yekin kişiler öldürebilir mi ? diye merak ettiriyor.

Çok içtenlikle okumanızı tavsiye ederim. 
Keyif alacaksınız.

Sevgiler
Sevim.



Haziran 13, 2018

Küçük Prens -Antoine De Saint Exupery

Ehlileştirmek Bağlar Yaratmaktır

Belki 3. belki 4. okuyuşum Küçük Prens kitabını. Bu defa yorumunu da yapacağım için daha sakin okumak istedim. Ama yüzlerce, hatta binlerce yorumu yapılan , sosyal medya hesaplarında alıntıları olan bu kitabı anlatmak, yorumlamak öyle zor ki... 

Ne yazsam bir şey eksik kalacak anlatmak için. Yetmiş beş yıl önce yazılmış bir kitap, 250 farklı dile ve lehçeye çevrilmiş, milyarlaca satmış. Kim almış öncelikle çocuklar mı, yoksa biz garip büyükler mi bilmiyorum. Okuyanlar ne anlamış, ne hissetmiş merak ediyorum aslında...





Bence Küçük Prens ; kişisel gelişim kitaplarının atası. ' size bu satırları 15 odalı havuzlu malikanemde yazıyorum. Bundan 5 yıl öncesine kadar karnını zor doyuran bir memurdum ama içimdeki güce güvendim ' diye başlayan kişisel gelişim kitapları değil ama... 

Konuyu biliyorsunuz;  Sahra çölü üzerinde uçarken, uçağı arıza yapınca çöle zorunlu iniş yapan ve burada küçük prensle karşılaşan ve onun hikayesini dinleyen yazarımızın, bu küçük dostundan ayrılışının hüznünü azaltmak için altı yıl sonra bizimle dertleşmesi...

Küçük Prens kendi gezeninde çiçeğine küsmüş ve bir yıl önce yolculuğa çıkmış, dünyaya gelene kadar altı gezegen daha gezmiş ve hepsinde birbirinden garip  büyüklerle karşılamış işte bu karşılaştığı garip büyükleri anlatırken; hayatı sorgulatıyor bize.

Kral, kendini beğenmiş, alkolik, iş adamı, fenerci, coğrafyacı ve dünyada karşılaştığı güller , tilki hepsi bir şeyler anlatıyor büyüklerin dünyasına dair.

Ben her seferinde olduğu gibi yine en çok tilkiyi sevdim. Tilki gönül bağını simgeliyor. Sevdiklerimizi, dostlarımızı, ailemizi, hayatımıza değmiş olanları . Gönül bağı kurduğumuz canlıları , sokakta beslediğimiz kediden, evimizde ki köpeğe , saksıdaki çiçeğe, bir zamanlar aşık olduğumuz kişiden, lisedeki sıra arkadaşımıza... 

Biliyorum hepiniz tüm sosyal medya hesaplarında milyon kez gördünüz bu sözü ama; ehlileştirdiğin (bağlandığın) herşeyden sorumlusun ömrünün sonuna kadar... sözü kadar anlamlı bir söz yok sanırım hayatta.

Yorumu bitirmeden; küçük prensin geldiği  Asteroid B612 gezegenini  ilk keşfeden ünlü Türk bilginin kıyafetini değiştirten kişi önder mi, diktatör mü ; yazar nasıl yazdı, çevirmen nasıl çevirdi konusunda tartışmalar için de bir iki satır yazayım.

 Benim okduğum çeviri Azra Erhat çeviris ve o ; önder olarak çevirmiş ancak kitapta 1920 yılında kıyafet yasası çıktığı yazıyor. Ülkemizde ki kıyafet devrimi 1925 yılında olmuş o nedenle hepsi yazarın kendi hayal gücü de olabilir, ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk kastedilmemiş olabilir. Ayrıca yazarın burada kastı ; böylesine önemli bir bilgini tüm dünyanın kıyafeti kötü diye dinlemeyerek yıllar sonra aynı kişiyi modern kıyafetlerle gördüğü zaman dikkate almasının ne büyük hata olduğu. Türkiye'de ki kıyafet devrimi ile ilgilendiğini sanmıyorum Fransız yazarın. 

Mutlaka okuyun dememe gerek yok zaten okudunuz ama hazır bayram tatili gelmişken, mesai ve okul yokken yeniden okuyun bence..



Sevgiler
Sevim


Haziran 12, 2018

Genç Bir Doktorun Anıları - Mihail Bulgakov

Görev Kutsaldır


Mihail Bulgakov, aslında tıp doktoru öyküleri ve romanlarıyla çok tanınan, Rusya'da yaptığı eleştiriler sebebiyle hep dışlanan bir yazar. Kitaplarını sosyal medya da ve raflarda çok görmüş, bir türlü okuma fırsatı bulamamıştım. Ağırlıklı olarak klasik kitapları okuyan ve yorumlamaya çalışan biri olarak , geç tanıştığım bu yazarı en çok açık sözlülüğü için sevdim. 





Genç Bir Doktorun Anıları da adınından da anlayacağınız gibi, okulu bitirir bitirmez en yakın tren istasyonuna bile 40 verst uzaklıktaki bir köye atanan bir doktorun öyküsü.

Bu köye giderken boğulmuş bir fıtık ile karşılaşmaktan ölesiye korkan doktor öyle ağır vakalar ile karşılaşır ki, fıtık bunların yanında neredeyse hiç kalacaktır. 
Daha ilk hastası olan genç kıza ampütasyon yapmak zorunda kalır, başka bir kız çocuğunun boğazına demir çubuk yerleştirmek, dizanteri, ters doğum sırayla hepsi gelir. Günde yüzden fazla hastaya bakar. Neredeyse tıraş olmaya bile vakit bulamaz. Fakat bu süreçte, hep soğukkanlı, hep tecrübeli bir doktor gibi davranmaktadır. Bu yüzden de hastanede çalışan tüm personelin saygısını kazanır. 

Kitapta dokuz ayrı öykü var aslında, yada birbine bağlı dokuz anı. Tıbbı terimlerin fazlaca geçmesi nedeniyle zaman zaman zorlansam bile akıcı bir roman. Çevirisi gerçekten çok güzel ve kolay okunmasını sağlıyor. 

İşimizde başarısız olduğumuz, yapamıyorum ben bu işi dediğimiz, vazgeçmek üzere olduğumuz, vazgeçtiğimiz zamanlarda aklımıza gelmesi için okunmas grerekli Genç Bir Doktorun Anıları. Çünkü henüz yirmilerinin başındaki bu doktor, tek başına dondurucu soğuklarda, tipi de , daha önce hiç karşılaşmadığı vakalarda da vazgeçmeyi düşünüp savaşması çok keyifliydi.

Özellikle mesleğine yeni başlayan herkesin okumasını tavsiye ederim.
İçinizdeki gücü görmeniz için
Sevgiler
Sevim

Haziran 08, 2018

Kırık Yıl Önce Kırk Yıl Sonra - Rıfat Ilgaz

Hababam'ın Babası


Anı kitabı çok başka bir şey, insanın kendi anılarını objektif kalarak yazabilmesi yıllar sonra . Bu yüzden de okuması da bir başka oluyor.

Şu an yazımı okuyan herkes sayısını bile bilmediği sefer izledi Hababam Sınıfı 'nı... Pek çok yerde oyuncularla özdeş olsa da bu muhteşem, harikulade eserin yaratıcısı Rıfat Ilgaz.






İşte bu büyük ustayı, 1980-1981 yılları arası yaşadıklarını anlattığı Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra kitabını okuyana kadar hiç tanımadığımı fark ettim.

İlk edebiyat çalışmalarını şiirle yapan Ilgaz , 1944 yılında yazdığı Sınıf adlı şiiri dolayısyla 6 ay hapis yatmış ve çok severek yaptığı öğretmenlikten men edilince gazetecilik yapmaya başlamış. Ve buna paralel, öyküler oyunlar ve romanlar gelmiş. 1957 yılında da efsane Hababam Sınıfı  doğmuş. 

1974 yılında emekli olunca memleketi Cide'ye yerleşmiş, doğasını anlata anlata bitiremiyor yazar. Hala öyle mi bilmiyorum ama çok merak ettim doğrusu. 1980 e kadar genel olarak çok büyük bir sorun yaşamazken bir sabah evin karşısındaki duvarda 'Rıfat Ilgaz bu apartmandan çıkarılmazsa apartman 31 Ağustos gecesi taranacaktır.' yazısı ile karşılaşmış.

1981 de yılında ise yaşadığı gözaltı ve sanatoryum günlerini de anlatıyor usta bu kitabında ülkenin çalkantılı durumundan en çok etkilenenler arasında olmuş. 

Kitapta benim en çok ilgimi çeken ve en çok üzüldüğüm yerlerden biri de Hababam Sınıfı ile ilgili anlattıkları, romanın filme alınırken yasak olmasa rağmen nasıl değiştirildiği, ana fikirden uzaklaşıldığı... Mesela ; Hababam Sınıfı, romanında öğrenciler kimsesiz öksüz çocuklarmış yani Mahmut Hoca'nın velileri sınıfa doldurup azarladığı bir sahne hiç olmamış. Kel Mahmut'u ben yarattım şeklinde bir imaj çizen Münir Özkul'a ise çok kızgın Rıfat Ilgaz.

Dört yüz küsur sayfalık romanın bir iki oyuncusunun Hababam Sınıfı'nı biz yazdık demesi yada demeye getirmesi oldukça kalbini kırmış Rıfat Ilgaz'ın .

Atatütk'ün sağlığında öğretmen olmıuş, ilkokul, ortaokul ve liselerde öğretmenlik yapmış böylesine büyük bir yazarın tam yetmiş yaşında gözaltına alınması da başka içler acısı bir durum...

Anıları okumayı seviyoruz diyen arkadaşlarım için bulunmaz bir fırsat . Bir kaç saatte bir ustanın hayatının bir kısmına şahit olmak çok keyifli

Okuyun bence..

Sevgiler
Sevim


Haziran 06, 2018

Geriye Yazılar Kaldı- Leyla Umar

Geriye Yazılar Kaldı Kitap Yorumu


Pek çok kişi der ya 'Ooo benim hayatım yazsam roman olur ' işte öyle bir hayat yaşamış Leyla Umar. 1928 de Ankara' da doğan gazeteci, alzehimer nedeniyle 2015 te İstanbul' da vefat etmiş. Türk basın tarihine damgasını vurmuş isimlerden;  yaptığı röportajlar nedeniyle. İşte Geriye Yazılar Kaldı anılarını yazdığı, hatta dedesinden başlayarak hayatını ve ailesini anlattığı ,okuması çok keyifli bir kitap oldu benim için.





Dedesi ;  Mustafa Kemal Atatürk'ün yakın arkadaşıymış ve 4. evliliğini Kılıç Ali'nin kız kardeşi ile yaparken resmi nikahı Ata'mız kıymış ve bu Atatürk'ün bizzat kıydığı ilk resmi nikahmış. Bu çok ilginç bir bilgi oldu benim için. Böyle bir aileden geliyor işte Leyla Umar.

 Üsküdar Amerikan Lisesi ve ardından Arnavutköy Kız Kolejini yarım bıtakmış, ama İngilizcesi sayesinde Ercüment Karacan kendisini Milliyet gazetesinde işe almış. Hatta yakın arkadaşı Abdi İpekçi bile bu olaya ilk başlarda çok tepki gösterse de, ilerleyen günlerde  Leyla Umar'ın başarısını takdir etmiş. 

İlk evliliğine şiddet gören Umar, ikinci evliliğini Refik Erduran ile yapmış, Erduran'ın çapkınlıkları bu evliliği bitiren neden olmuş . Ablası ile hep sorunlu bir ilişkisi olmuş onu affedemediğini söylüyor kitabında.

 Yakın çevresi hep ünlü isimlerle dolu olan bir kadınmış Umar. Refik Erduran'ın yazdığı oyunlarda oynayan Ulvi Uraz, Altan Erbulak, Erol Günaydın, Müjdat Gezen gibi ismilerle dostluğu ömür boyu devam etmiş. 

Refik Erduran'ın evliliğin ilk yıllarında , Umar' ın oğlunu istememesi nedeniyle sorun yaşasalar da Amerika'da yaşadıkları yıllarda bu sorunları aşmışlar. Ve çocuklara arzuladığı.  eğitimi vermeyi başarmış  Amerika yılları da Warren Beatty'den  Robert De Niro' ya ,  Liz Taylor'dan Elia Kazan'a pek çok Hollywood simasını tanımasını sağlamış. Ama bu kişilerin davranışlarını, garip, yapay ve kaba bulmuş, aldığı sinema oyunculuğu tekliflerini reddetmekle çok mutlu olmuş. 

Ülkemizde tanınmasını sağlayan röportajları ise Humeyni , İdil Amin, Şah Rıza Pehlevi, Fidel Castro ile olanlar. Humeyni ile röportaj yapabilen tek gazeteci kendisi ( Tek Türk gazeteci anlaşılmasın, dünyadaki tek gazeteci ) yine bu kitapta öğrendim ki, Humeyni  sürgün zamanında 1 yıl Bursa'da yaşamış.Ama bu röportaj TRT de sadece 1 dakika yayınlanmış.  Umar Castro ile dostluk kurup ona yemek bile yapmış . Hatta ; Castro'ya İstanbul'dan kalkan balığı bile taşımış.





Birde benim yaş grubum hatırlar Semra Özal'ın ' Efe'nin tek dikili ağacı yok' cümlesini. İşte bu cümlenin geçtiği röportaj da Leyla Umar'a ait. 

Ömrünü basına adayan bu kadının hayatını okumak çok etkileyiciydi. Şimdi basında röportaj diye önümüze sunulanlar ile Leyla Umar'ın yaptıklarının aralarında dağlar dağlar dağlar kadar fark olduğunu görünce çok da üzüldüm işin açıkçası. Keşke bir yayın evi bu önemli röportajları bir kitap halinde yayınlasa da okuyabilsek .

Basımı olan bir kitap değildir Geriye Yazılar Kaldı   o yüzden sadece sahaflarda bulabileceğinizi düşünüyorum ama bulursanız mutlaka okuyun.  

Sevgiler,
Sevim

Haziran 02, 2018

Antabus - Seray Şahiner

Keşke Olmasaydı - Antabus Kitap Yorumu


Sevgili Handan geçtiğimiz haftalarda blogunun 13. yılı şerefine bir çekiliş yaptı ve o çekilişte her zaman  olduğu gibi yine kazananlardan değildim. Ama neyse ki asıl talihliler o günlerde blog okuma listelerine pek bakmamışlar ki talihli olduklarının farkına varamamışlar. Yedek listeden kitap kazananlardan biri oldum. Böyle bir şey ilk kez olduğu için heyecanlandım doğrusu ve okumadığım bir kitap hatta hiç tanışmadığım bir yazar olduğu için çok sevinerek okudum Antabus u...






Antabus, Seray Şahiner romanı. Handan sayesinde tanıştım bu gencecik kalemle. Kendisi 2018 Orhan Kemal Roman Ödülünü almış, Kul adlı romanıyla. Genç kalemlerde yer alan 'her şeyi ben biliyorum ve şimdi hepinizi  karşıma anlatacağım  bunları' havası hiç bulunmadığı için severek , elimden bırakmadan okudum ben de Antabus'u. 
Yazarın diğer kitaplarını da okuma listeme aldım. 

Kısacık bir roman ama çok dolu, çok gerçek. Keşke gerçek olmasa ama ne yazık ki gerçek her satırı. Okurken içinizden lanetler okuyorsunuz, kadere isyan ediyorsunuz, neden bunlar var canım ülkemde diyorsunuz bir kadın olarak.  Kadın olmak da şart değil, erkekler de aynı şeyler hissedecek bence okuyunca...

L.T , Leyla T. yani Leyla Taşçı roman kahramanımız. Köyden İstanbul' a göç eden ailenin tek kızı, en küçüğü. Şiddet görerek büyüyor, tecavüze uğruyor, kandırılıyor, evlendiriliyor, şiddet görüyor ve sürekli kendi deyimiyle tecoş ! yaşıyor.

Okurken , o kadar kanıksamış bir halde okudum ki, gazetelerin 3. sayfaları da, televizyonların sabah kuşakları da hep buna benzer kadın hikayeleriyle dolu. Ben bu satırları yazarken, siz okurken şiddet gören yardım çığlığı atan bir kadın var bir yerlerde. Her şehir de  her mahalle de . Eğitimli , eğitimsiz farketmeksizin kadınlar fiziksel ve duygusal şiddete uğruyor. öldürülüyor. 

Bu kadar acı olayları içine mizah katmadan anlatsa sanırım okumaya dayanamazdım . Mizahi bir dille, ağır bir şekilde eleştirmiş Seray Şahiner. Sık sık küfür etmiş, hakaret etmiş ama içinden geçen her şeyi de kitaba aktarmış.  Romanda bir de Ülker Abla karakteri var ki, bence Leyla kadar önemli ,Leyla kadar acılar içinde ...

Kadın dünyasına , kadın gözüyle bakış için güzel bir romandı. Lütfen okuyun.. Kadınlar önce siz okuyun ...
Teşekkürler Handan

Sevgiler
Sevim



Haziran 01, 2018

Frida Kahlo /Aşk ve Acı -Rauda Jamis

Aşkın Kadını Frida Kahlo

Bazı kadınlar vardır ki, dünya tarihine çok derin izler bırakmışlardır. Hayatları, ya da daha başka bir deyişle hayata bakışları çok farklı olmuştur bu kadınların. İşte Frida Kahlo bugün kime sorarsanız sorun bu farklı kadınlardan olarak geçer. Sıradan bir ailenin üçüncü kızıdır, hatta sonra bir kız kardeşi daha olur. Meksika'da yine sıradan bir hayat yaşamaya başlar ama öyle şeyler yaşar ki..




Frida Kahlo Aşk ve Acı kitabı,Frida'nın doğumundan da önceki yıllardan ; babasının gençliğinden 1954 yılındaki vefatına kadar geçen sürede yaşadıklarını anlatıyor, bölüm aralarında Frida'nın kendi güncesinden satırlar var .

Geçirdiği çocuk felci yüzünden ayağında aksama olan Frida, güzel , narin ve  üniversite hazırlık öğrencisi , aşık bir genç iken bindiği otobüsün kaza yapması sonucu aylarca yatağa bağımlı yaşar. Bu süreçte resim yeteneği keşfeder ve ailesinin yatağının tavanına yaptığı ayna sayesinde en çok kendi otoportrelerini yapar. Bu sıralarda umutsuzca en yakın arkadaşına aşıktır. Yaşadığı terkedilmişlik hissi ve ailesinin maddi sıkıntıları Frida'yı daha da üzer. 

Diego Rivera ise yirminci yüzyılın en ünlü Meksikalı ressamıdır. Frida onunla okul sıralarıda karşılaşmış ve çok etkilenmiştir. Yaptığı resimleri götürür Diego'ya . İkili arasında bir yakınlaşma olur ve bu kimsenin beklemediği bir şekilde evlilik ile sonuçlanır. Diego bir devi Frida ise minicik narin bir kızdır.

Kitaptaki güncede aralarındaki aşkı şöyle anlatmış Frida ;

Bize uygun taşkın bir akarsu gibi delişmen, Nikaragua şelalesi ya da İguazy çavlanları gibi coşkulu, denizlerin dibi gibi derin ve gizemli, Odyeesus' un Akdeniz'i gibi fırtınalı.... yaşayan evren gibi rengarenk.

Bu renki aşka karşın Diego Frida'yı sürekli aldatır ve Frida'da buna karşılık verir. Amerika'ya gidiş gelişleri, Frida'nın Paris günleri ve sürekli içki içmesi, başka aşklar  boşanmaları ama yeniden evlenmeleri ve Frida'nın fırtınalı hayatının 47 yaşında son bulması..

Az çok bildiğim bir hayattı ama başlarken bu kadar şiddetli fırtınalar, hatta kasırgalar beklemiyordum doğrusu.  Sürekli siyasetin içinde olmasına rağmen , kitapta o  yılların siyasal hayatının sürekli verilmesi doğrusunu söylemem gerekirse beni yordu. Belki hiç ilgi alanım olmadığındandır bilmiyorum ama yazar kendisi de Meksikalı olduğu için siyasi tarihi uzun yazmayı  tercih etmiş sanırım.

Böylesine büyük  aşklar yaşayan, böylesine büyük acılar  çeken bir kadın Frida...Hayatını bir şekilde okumanızı tavsiye ederim. Mulaka bu kitap diyemem ama Frida'yı bir tanıyın bence











Sevgiler,
Sevim

Beş Sevim Apartmanı - Mine Söğüt

Akşam Bir Rüya Gördüm Bazı yazarlara geç rastladığım için üzgünüm. İsmini çok iyi bilmeme, gazeteci kimliğiyle tanımama rağmen romanlarını...