Temmuz 31, 2018

Momo - Michael Ende

ZAMAN HIZLA AKIYORDU - MOMO


O kadar çok kişi de gördüm ki Momo 'yu... Ama en son Derya - kendisi en sevdiğim bookstagramdır.- okumalısın diye yazınca dayanamayıp aldım. Ama öyle bir kitap ki nasıl anlatmalıyım nereden başlamalıyım bilemiyorum. Bir çok yer de çocuk kitabı yazıyor olsa da siz sakın inanmayı sadece bir çocuk kitabı değil asla...

Normalde benim okuma tarzımın tamamen dışında biraz fantastik, biraz kişisel gelişim, biraz gerçek  biraz düş bir roman Momo... Çok uzun bir kitap değil, üstelik yazı karakterleri büyük, o kadar kolay okunuyor ki nasıl bitiyor anlamıyorsunuz...



Bir anfitiyatroda yaşayan kimsesiz, çıplak ayaklı Momo 'nun öyküsü var romanda, herkesin sevgilisi, herkesi çok iyi dinleyen çocuklarla muhteşem oyunlar oynayan , kıvırcık saçlı o güzel kızın. Beppo ve Gigi en yakın arkadaşları ta ki duman adamlar ortaya çıkana kadar . Duman adamalar herkesin zamandan tasarruf yapmaya ikna ediyor. Böylece tüm büyükler sadece çalışıyor, işlerini sevmiyor, eşlerine , çocuklarına , dostlarına zaman ayıramıyor. 
'Çünkü Meşguller' 
Momo; insanların bu kandırılmasına son vermek için koşturuyor ama kimse ona yardım edemiyor dedim ya çünkü kimsenin zamanı yok...

Metropol insanlarının o korkunç koşturması, hiç durmaması, hep acelesi olması. hepimizin yaşadığı sancılar... Dostlarımıza, ailemize hep söylediğimiz o yalan 'seni aramak istiyorum ama çok yoğunum ya inan ' Dostlarımızı yada ailemizi değil kendimizi kandırıyoruz, yada kandırdığımızı sanıyoruz. Sürekli koşuyoruz, sevmediğimiz işler için çok fazla çalışıyoruz ama olmuyor hep bir mutsuzluk, hep bir huzursuzluk içinde kalıyoruz. Başımızı yastığımıza koyduğumuzda hep bir şeyler eksik kaldı duygusu yaşıyoruz. Beynimizdeki duman adamlar içimizi kemiriyor. Ama bizi kurtarmaya Momo gelmiyor ...

Tüm anne babaların kendilerine bir kere de dışarıdan bakabilmeleri için mutlaka okumaları gereken bir kitap...

Sevgiler
Sevim

Temmuz 29, 2018

Huzursuzluk - Zülfü Livaneli

Bu Dünya Bir Penceredir, Her Gelen Baktı Geçti - Huzursuzluk


Okuduğum her kitabında daha da çok severim Zülfü Livaneli ' yi. Mutluluk'ta , Son Ada'da , Kardeşimin Hikayesi'nde , Seranad'da çok şahane insan hikayeleri vardır.  İnce ince işlediği konularda insanın kalbine dokunan bir tarzı var bence yazarın. Ama Huzursuzluk öyle bir kitap ki, kalbe dokunmuyor o kalbi oyuyor, binlerce çivi çakıyor sanki. Öylesine acı, öylesine gerçek, öylesine yakıcı... 





Geçtiğimiz yılın başında çıktığından beri beklettiğim, okumaya kıyamadığım Huzursuzluk 'u  bir günde okudum bitirdim ama romanın içinden çıkamadım, Mardin topraklarında kayboldum sanki. O insanların acılarını azaltmak için hiç bir şey yapamıyor olmanın ıstırabı ile gerçekten kahroldum. 

Gazeteci İbrahim, Amerika 'da bıçaklanarak öldürülen çocukluk arkadaşı Hüseyin'in hem cenazesine katılmak, hem de neden oldu bunlar sorusunun cevabını bulmak üzere memleketi Mardin' e gider. Burada duydukları , büyük şehirlerde yaşayan plaza hayatı insanın kolay kaldırabileceği şeyler değildir. IŞID zulmünden kaçan Ezidiler' in yaşadıklarını dinlerken kahrolur, insanlığından utanır.

Gerçekten kelimenin tam anlamıyla yapılan bu zulmü, Suriye sınırından ülkemize giren mültecilerin dramını, çadır kentlerdeki sefalet ve merhamet dediğimiz şeyin karşımızdakine verdiği acıyı öğrenir İbrahim;  Meleknaz' ın en yakın arkadaşı Zilan'dan... 

Meleknaz; arkadaşı Hüseyin'in aşık olduğu uğruna ailesinden ve nişanlısından vazgeçtiği Ezidi genç kızdır ve çektiği acılardan sonra  iki gözü de görmeyen kız çocuğuyla birlikte ortalarda yoktur, İbrahim onu bulup görüşemezse kendi içindeki huzursuzluk son bulmayacaktır. Bu yüzden Mardin'de hem Ezidiler hem de öldürülen arkadaşının ailesi ile uzun konuşmalar yapar. Gündüz yaptığı bu konuşmaları gece otelde iç sesiyle, rüyalarıyla harmanlar.

Muhteşem bir kitap gerçekten, biz elimizde kahveler ile 'ne olacak bu dünyanın hali' derken korkunç acılar yaşandığı gerçeğini unutuyoruz hemde bizim coğrafyamızda, sınırımızın öte yanında. Başka ülkelerin çıkarları yüzünden acı çekenler olduğunu biliyor ama bu gerçek - tabiri caizse- gözümüze sokulmayınca çok önemsemiyoruz galiba.

Mutlaka ama mutlaka okunmalı Huzursuzluk , bittiği an içinizi çok derin bir hüzün kaplasa da...

İyi Pazarlar
Sevim

Temmuz 28, 2018

Buddenbrook Ailesi - Thomas Mann


Buddenbrook Ailesi


Temmuz ayı başında aldığım kararlardan biri de her ay bir tane -öncelikle okumadığım- Nobel Edebiyat Ödüllü yazarlardan bir eser okumak. O sebepten daha önce ismini çok duymuş olsam da hiç okumadığım Thomas Mann ile başladım bu seriye. Bir çok kişi başka bir romanını tavsiye etmişti ama onu kış aylarına saklıyorum.




Buddenbrook Ailesi göz korkutacak şekilde uzun bir eser aslında ama madem bir karar verdim dönmem diyerek daldım bu aile hikayesinin içine . Yazılarıma genelde başka başlıklar atarım ama bu öyle bir roman ki hiç bir başlık anlatamaz sanırım . Çünkü 1 hafta süresince o aile ile tereyağlı ekmek yedim, bira içtim, hastalıklarında onlarla birlikteydim. Ailenin içinde olunca onları çok benimsedim ve hiç bir başka başlığı yakıştıramadım yazıma.

Buddenbrook Ailesi ; köklü oldukça varlıklı bir ailenin uzun yıllarını anlatıyor. Büyükbaba büyükanne, anne baba ve dört kardeş Thomas, Christian, Tony ve Clara nın hayatı. Romanın ilk sayfalarında henüz çok küçük olan bu dört kardeşin mizacı birbirinden çok çok farklı . Eğitim alıyor , iş hayatına atılıyor, evleniyor çocuk hatta torun  sahibi oluyorlar 800 sayfalık roman boyunca. 

Bir yazarın henüz yirmi altı yaşındayken bu kadar detaylı, bu kadar gerçek bir roman yazabilmesine hayran oldum. Yaptığı tasvirleri okurken tüm aile bireyler gözlerimin önüne geldi. Hepsi ile arkadaş oldum sanki. Çektikleri sıkıntıları çok yakından hissettim ben de. O görkemli yemek davetlerinde ben de vardım.

Yaklaşık elli yılı konu alan bir roman Buddenbrokk Ailesi. Can Yayınları yeni baskılarında bir ailenin çöküşü de ilave ettiği için başlığa kitabı elinize aldığınıza bir felaket okuyacağınızı bekliyorsunuz aslında ama yine de merakla okumaya devam ettiriyor. Uzun tasvirleri, detaylı anlatımları sevmeyenlerin tarzına pek uymayabilir ama ben Thomass Mann ile tanıştığım için mutlu oldum.

Sevgiler
Sevim

Temmuz 19, 2018

MİM- DÜNYA KUPASI

BENİM KUPAMI KİM ALDI  - MİM


Tüm dünyada sanırım en sevilen ve en çok izlenilen spor futbol. En büyük yatırımların yapıldığı ve oyuncuların da hatrı sayılır paralar kazandığı bir spor dalı. Ne yazık ki ben uzun yıllardır kötü bir izleyiciyim o yüzden Dünya Kupası finallerini izlemedim bu yıl da..

Mim başlığını görünce tereddüt ile okumaya başlamıştım ama içeriği görünce 'tam da bana göre ' dedim . Ve ne mutlu ki iki sevgili blog arkadaşım beni mimlemişler. Benim de turnuva düzenlememi istemişler.
Deepin dünya kupası burada bir tık alalım lütfen
Bu da İlkay'ın kupası bir tık da ona
Ve tabiki bir de tabiki bu şahane mimi başlatan arkadaşım varHemen ona da bir tık

Kural basit 2018 de okuduğumuz kitaplarlardan 12 tanesini seçip 4 grup yapıyoruz. Ve bunların galiplerini de kendi içinde eşleştirerek Şampiyon Kitabı seçiyoruz.

01 Ocak 18 Temmuz döneminde 58 kitap okumuşum , seçimi ancak kura ile yaptım ben. Daha keyifli sürprizli oldu benim için böylesi. A grubu galibi ile D grubu galibini eşleştirdim . B ile de C 'yi

İşte gruplarım:

A GRUBU

Kavim - Ahmet Ümit
Benim Sinemalarım -Füruzan
Yitik Ufuklar -James Hilton


Aslında Yitik Ufuklar ile Kavim arasında kararsız kaldım ama Kavim bana çok güzel bir kelime öğrettim Malumatfuruş yalnızca bunun için bile seçebilirdim ama Nusayrilik, Süryanililik, Mor Gabriel Manastırı ve daha pek çok güzel bilgi alırken katil peşinde koşma zevki için ben grubun galibini Kavim olarak seçtim

B GRUBU

Küçük Prens -Antoine de Saint Exupery
Deli Kadın Hikayeleri - Mine Söğüt
İnsan Neyle Yaşar - Lev Tolstoy

Mine Söğüt'ü çok çok sevsem de sanırım pek düşünmeye gerek kalmadı bu katregoride . Tolstoy gibi bir rakibe direnme şansı yok. Koray Karasulu^'nun şahane çevirisiyle İnsan Neyle Yaşar grubun birincilğinde


C GRUBU

Yaşlı Adam ve Deniz - Ernest Hemingawy
Koku - Patrick Suskind
Oblomov - Gonçarov

İşte en zor kategori, Hepsi çok özel kitaplar, hepsi dev gibi eserler . Ama Oblomov fotofinsh te tüm rakiplerini geçti bence 

D GRUBU

Bir İdam Mahkumunun Son Günü - Victor Hugo
iskender - Elif Şafak
Önemsiz Bir Kadın - Oscar Wilde

Bu da çok zor bir kategori bence Elif Şafak çabuk elense de , iki büyük deha kıyasıya yarıştı zihnimde ama Hugo 'nun yarattığı etki daha çoktu okurken o yüzden bu grubu da Bir idam Mahkumunun Son Günü alıyor 

YARI FİNALLER

Kavim - Bir İdam Mahkumun Son Günü

Evet Ahmet Ümit çok seviyorum ama Victor Hugo gibi bir yazar karşısında tercihimi ne yazık ki ondan yana kullanamıyorum. Gönlümün bir yanı pozitif ayrımcılık yapıp Türk Yazarı finale taşımak istiyor ama olmuyor finalistim Bir İdam Mahkumun Son Günü

İnsan Neyle Yaşar - Oblomov

Burada da tercihim Oblomov ' dan yana.. Okurken kendi kendime söylendiğim karakterin yakasına yapışmak istediğim bir romandı

VEEEE BÜYÜK FİNAL 

Bir İdam Mahkumun Son Günü - Oblomov 

Biri 70 diğeri 600 sayfalık bir roman... İkisinde de karakterlerle birlikte yaşıyormuşum gibi hissettim ama OBLOMOV beni çok daha fazla etkiledi. O yüzden Sevimli Kitapların şampiyonu olmayı hak kazandı..

Şimdiye kadar okumadıysanız blogumdaki yazısını buraya bırakıveriyorum. tık tık

Sevgiler
Sevim

**Mimleme konusunda kararsızım çünkü mimlediğim kişi eğer 12 kitap okumadıysa bu sene ayıp olur o yüzden sene başından bu yana en az 12 kitap okumuş olan tüm blog arkadaşlarım mimlidir**












Temmuz 18, 2018

Kırlangıç Çığlığı - Ahmet Ümit

ÇOCUKLAR DAİMA MASUMDUR - KIRLANGIÇ ÇIĞLIĞI


Özellikle bekledim, aradan bir kaç ay geçsin, okumak isteyen herkes okusun yorumlasın istedim. Hem bunu da hemen okursam Başkomser Nevzat'tan bir süre daha ayrı kalacaktım, maceramız bitmesin istedim. Sonunda okudum Kırlangıç Çığlığı romanını. Günümüz yazarları içinde hayranlıkla okuduğum bir kaç isimden birisi Ahmet Ümit. Uzun uzun araştırmaları, tarih bilgileri işine gösterdiği özen nedeniyle çok seviyorum, okurken de çok keyif alıyorum yazdıklarını. 

Uzun zamandır hasrettik Başkomser Nevzat ve çok sevimli yardımcıları Ali ve Zeynep'e . Bir de benim en sevdiğim karakter Nevzat'ın içinde ki yumuşaklığı yaşatan güzeller güzeli Evgenia'ya... Tatavla' nın sahibi yumuşak bakışlı kadın ve bu üç çetin kanun adamının günlük hayatını okumak, katilin peşinde koşmak ve sırada eşsiz bilgiler almak  beni  her seferinde çok mutlu ediyor.





Nevzat ve iki yardımcısı bir sabah gözleri kırmızı kadife kumaşla bağlı, ensesinden tek kurşun ile öldürülmüş, kulağının bir parçası kesik ve elinde oyuncak bebek tutan bir ceset bulurlar . Öldürülen kişi defalarca çocuk tacizinden tutuklanıp cezaevine konulmuş bir kişidir. Tıpkı 2012 yılındaki gibi ... 2012 yılında da 12 tacizci aynı şekilde öldürülmüştür. İstanbul sokaklarında bir seri katil dolaşmaktadır. Üstelik arka arkaya aynı şekilde öldürülmüş iki ceset daha bulunur yani katil durmamaktadır. 

Tam da bu sırada Evgenia' nın da yardım ister Nevzat'tan. Ara sıra yemeğe davet ettiği Suriyeli mülteci ailenin yeğeni kayıptır ve aile perişandır. Nevzat Körebe adı verilen seri katilin peşinde koşarken Evgenia' yı da kıramayıp Suriyeli küçüğü aramaya başlar.

Ülkemizin hiç bitmeyen dramı çocuk tacizleri, ve son bir kaç yıldır ülkemizin diğer bir gündemi Suriyeli mülteciler. İkisinn iç içe geçtiği, suçlular masum olabilir mi diye kafanızı karıştıran harikulade bir roman Kırlangıç Çığlığı. 

Elinize alınca bırakamıyorsunuz, Zeynep ile birlikte bilgisayar başında olağan şüphelilerin geçmişini incelemek istiyor acaba çocukken tacize mi uğramıştı diye merak ediyorsunuz. 

Yada Ali gibi olup, tacizcilerin kafasını yarmak, yüzünü gözünü morartıncaya kadar dövmek istiyorsunuz. Bazı akşamlarda da Kurtuluş'a gidip Tatavla'da Müzeyyen Senar dinleyip rakı içiyorsunuz. Hepsini yaşatıyor Ahmet Ümit muhteşem kalemiyle. Ben bilerek geç okuyanlardanım ama bence size daha fazla geç kalmadan okuyun Kırlangıç Çığlığı nı...

Sevgiler
Sevim


Nevzat ve Evgenia aşkına gelsin o zaman......





Temmuz 17, 2018

MİMLER- GEÇ KALMA NEDENİYE TOPLU HALDE

MİMLER - ÜÇÜ BİR ARADA


Hepinizden özür diliyorum mimlere bu kadar geç cevap verilmez ama bu defalık affedin. Okunacak kitapların çokluğun ve bir yıldır iş yerimin kapısının önünde baktığım (evdeki kedimin de annesi olan Karpuz'un ) bu defa doğum yapmak için iş yerimi seçmesi ve bebeklerle birlikte dükkanda bakma çabalarım nedeniyle mimleri yapamadım . Ama gördüğünüz gibi unutmadım da.. Önce Sevgili İlkay'ın Kitaplar Beni Kalbimden Vurur mimi vardı. Üzerinden çok geçti siz onun yazdıklarını unutmuşsunuzdur önce ona bir tık tık

Gelelim bana; 

Okumayı nasıl sevdim, kim aşıladı hiç bilmiyorum ama çocukluğumdan beri ki üzerinden çok yıllar geçti :) hep çok okudum, çok keyif aldım

Kitabın sayfalarını kimseyle çevirmedim ama gerçekten denemek istediğimi düşündüm şimdi

Yolculuğa çıkarken, eğer deniz tatili ise  2 yada 3 kitap alırım ama kültür turu kapsamında bir tatilse almamaya oraları yaşamaya çalışıyorum.

Kişisel gelişim kitapları ve siyasi kitaplar okumuyorum. 

Kitapları - Dünya klasikleri ve diğerleri diye sıralayıp, içlerinde yazar adına göre alfabetik sıralıyorum.

Eğer evde okuyorsam, kedim Çilek son 10 aydır bana eşlik ediyor zaten .

Bookstagram değilim ve işin açıkçası bookstagrma arkadaşların kitap içeriği değil, çektikleri fotoğrafım görsel dizaynı ile ilgili olduklarını düşünüyorum. Ama bir kitap blogu olarak, kitap hakkında hissettiklerimi okuyanlara geçirdiğimi düşünüyorum.

İkinci mim ise Melankolik Pırasa'nın yaz tatili mimi.. Madem hala yaz bence önce onu yeniden bir okuyun tık tık

Ben neler diyorum tatil meselesinde 

Maalesef işlerim nedeniyle bu yaz tatil yapamayacağım (7/8 yılda bir kez oluyor bu pas geçmek zorunda kalıyorum)

Bütün yaz çalışacağım yani :)

Yaz tatili için Bodrum -Ortakent 'çiyim . Çok uzun yıllardır giderim ve çok çok pek çok severim. Yani gidebilseydim annemle Ortakent'e gitmek isterdim ama seneye artık.
Deniz tatili yapmadığım zaman, kültür turu yapıp uzun yürüyüşleri severim. Herhangi bir kahvede, yada cafe de :) oturup insanları incelemeyi, bulunduğum yer ile yaşadığım yer insanı arasındaki farkı görmeyi severim .

DİKKAT KAMU SPOTU :)
Ben 5 yldızlı tatil köyünde kaydıraklı havuz başında cocteyl içen tatilci modeli değilim. Tavsiye ederim sizde böyle olmayın. Aman çocuk var nasıl yapalım demeyin efendim. Çocuğunuza sabah 7 de sahilde kimsecikler yokken yürüyüş yapmanın güzelliğini öğretin, sabah denize ilk giren olmanın keyifini yaşatın, yurt dışında herhangi bir ülkenin arnavut kaldırımı sokaklarında yürümenin keyfini aşılayın. Unutmayın tatil demek, parasını verdik sabah 10 da bira içip patates kızartması yemeye başlayalım demek değil :) Çocuğunuz sizden ne görürse onu öğrenir, onlara temiz bir pansiyonda her gün evinizde yediğiniz ölçülerde yemek yiyerek tatil yapılabileceğini de öğretin bence :)


Yaz, kış fark etmez ben klasik kitap okuyucusuyum. 

Yine yaz kış fark etmez Türk Kahvesi tutkunuyum. Ama yazın ev yağımı limonata ya da hayır demem doğrusu

Yazın yemeyi sen sevdiğim şey çikolatalı dondurma

Gelelim son mime . Daha dün mimlendim ama maalesef bana en uzak olan konu sinema da. Mavi Gökyüzünün Elleri 'nin film seçkisi

Ancak bu mimle ilgili herkes okuyorum. Filmleri de not alıyorum bazılarını izlemeye çalışıyorum ama benim 2016-2017-2018 filmi diye seçim yapmam. Onları size anlatabilmem mümkün değil, çünkü sinmagratofik hafızam sıfırın altında. Akşam izlediğim filmi bile yazamam. Ama La La Land 'i sinema da izlediğim halde bir kere daha izlemek kesinlikle istiyorum, size de tavsiye ediyorum. Bir de Aamir Khan'dan Super Star'ı yeniden izleyeceğim sanırım bu yaz. Var olma mücadelesi için insana ışık veriyor her ikisi de

Mimlerimi yapmış olmanın huzuru ve mutluluğu içinde hepinize sevgiler sunuyorum



Temmuz 14, 2018

New York Üçlemesi - Paul Auster

Cam Kent, Hayaletler, Kilitli Oda -New York Üçlemesi

Bloguma düzenli bakan arkadaşlar son zamanlarda ki tutkumun Paul Auster olduğunu anlamışlardır sanırım. Böylesine zeki kurgular beni kitapların içine hapsediyor. Hem Leviathan , hem de Şans Müziği kitaplarında bu esaretten uzun süre kurtulamadım. Ve şimdi de yazarın en bilinen eserini New York Üçlemesi ni okudum. Üç ayrı roman , artık piyasada ayrı ayrı satılıyorlar ama ben kütüphanden bu üçünün birleştirilmiş tek roman halini aldım. Üç yüz atmış sayfa civarında . Tek başlarına çok uzun romanlar değiller. Okuması kolay ama anlaması ne yazık ki fazlasıyla zor. 




Cam Kent; serinin ilk romanı, pek de  parlak olmayan  polisiye roman  yazar Quinn 'in telefonun çalmasıyla başlıyor. Yanlış bir arama bu. Arayan kişi dedektif Paul Auster'i arıyor. Quinn yanlış arama olduğunu söyleyip kapattığı anda pişman oluyor . Bir daha arama gelirse Paul olmaya karar veriyor. Çok beklemiyor bunun için beklenen arama geliyor ve Quinn , dedektif Paul olarak kendisini arayan Peter Stillman ile buluşuyor. Peter ve karısı, Peter'ın babasının ; Peter daha çocukken ona yaptığı işkenceleri ve bu yüzden tutuklandığını ama ceza süresinin bittiğini ve ertesi gün salıverileceğini anlatıyorlar. Dedektif Paul den baba Peter'ı takip etmesini ve kendilerine yaklaşmasını engellemesini istiyorlar. İşte roman asıl burada başlıyor. Yazar Quinn , dedektif Paul olarak hapisten çıkan baba Peter Stillmanı takibe alıyor ve hayatı akla hayale gelmeyecek şekilde değişiyor. 

Hayaletler ; ise ikinci kitap. içlerinde en kısa olanı yetmiş sayfa civarı. Dedektif Mavi , bürosunda otururken; Bay Beyaz gelip, Bay Siyah'ı izleme görevi veriyor. Ve Mavi , Siyahı izlemek üzere Turuncu sokakta, Siyah'ın tam karşısındaki daireye taşınıyor. Bu izleme de bir süre sonra rollerin değişmiş olacağı kuşkusuna kapılan Mavi cinnet geçirme noktasına geliyor.

Kilitli Oda ;  da sonu New York Üçlemesi'nin.  Anlatıcının adı yok bu sefer ama hiç görmediğimiz kendisi yok adı ve hayali hep var olan bir kahraman var Fanshawe... Hep iyi bir yazar olmak isteyen ama olamayan anlatıcımız bir gün bir mekup alır. Çok uzun yıllardır görmediği Fanshawe'i karısıdan. Kocası ortadan kaybolmuştur. Hayattaki en yakın ve tek gerçek dostum dediği anlatıcımız ile konuşmak istediği şeyler vardır. Dedektif Quinn bile izini bulamamıştır kocasının. 
Anlatıcımız çocukluk arkadaşının karısına gider ve kendisine vasiyet gibi birşey bırakıldığını öğrenir. Fanshawe ; ortadan kaybolana kadar hep yazmıştır. Bu yazdıklarını kendisine bir şey olursa en yakın arkadaşının okumasını ve eğer değerli bulursa yayınlatmasını istemektedir. Tüm yazıları alıp evine giden ve bunları sırayla yayınlatmaya başlayan anlatıcımız, adeta arkadaşının hayatının devamını yaşamaya başlar bu da onu sonsuz bir girdaba sürükler... Ortada olmayan, öldüğü düşünülen arkadaşının peşine düşer. 

Ne kadar anlaşılır anlattım bilmiyorum ama her üç kitapta da bir izleyen bir izlenen var . Ama bunlar ara sıra yer mi değiştiriyor izlemek insanı mı delirtiyor buna karar vermeyi sanırım okura bırakmış Auster. 

Yine bazı sözlük yazarları, bookstagramlar ve bloggerlar ip uçlarını takip edip çok farklı şeyler çıkartmışlar New York Üçlemesinden. Ama sanırım ben de o kapasite yok :) Ben üç farklı dedektiflik hikayesinin isimler ile birbirine gönderme yapmasını , kaçmayı kovalamacayı, takipleri , takip edenin aslında kendisinin takip edildiğini  acaba ne olacak hissini sevdim. 

Belki vardır ama satır arası çıkarımları yapamadım. Arka kapakta 'kafkaesk' demiş editör. Yani tehdit edici korkutucu, gerçeklikten kopma anlamları taşıyor bu sıfat. Bu editörün yorumu mu, yoksa dünyaca kabul edilen bir yorum mu bilemiyorum. Ama tüm dedektiflik romanlarında olduğu gibi zaman zaman korkmanız doğal bu üç hikayede de. 

Modern klasikleri sevenlerin Paul Auster'i merak edenlerin okuması gereken bir kitap bence New York Üçlemesi..

Not: Okuyup ip uçları şunlardı sen görmemiş olabilir misin diyen arkadaşım varsa yorumunu bekliyorum. 

Sevgiler
Sevim




Temmuz 11, 2018

Güz Şarkısı - Peride Celal

 Küllenen Aşk - Güz Şarkısı 


Şubat ayında, Deli Aşk ile tanımıştım Peride Celal'i. Okuma listemde bir kitabı daha vardı Güz Şarkısı. Bir süredir hem liste dışı okumalar yaptığım için hem de Peride Celal'i okurken çok sevdiğim için elime aldım bu romanı. Sanıyorum baskısı olmayan kitaplardan, internet sitelerinde tükendi olarak gözüküyor hep,  ben Nilüfer Belediyesi Akkılıç Kütüphanesinden ödünç alarak okudum. 




Kitabı almadan evvel bir kaç blog arkadaşımda yorumunu okudum, çok da olumlu değildi yorumlar bakalım ben de aynı şeyi mi hissedeceğim merakı ile başladım işin doğrusu.

Güz Şarkısı ; Nuriye Selen'in romanı. Kırk iki, kırk üç  yaşlarında diplomat Nihat bey ile evli. Ali ve Fatoş'un annesi. Sık sık çocuklarıyla çatışma yaşasa da onları çok pek çok seviyor. Yine çocuklarının bazı isteklerini babalarına iletmek üzere gemiyle Venedik'e eşinin yanına gitmek üzere İstanbul'dan hareket ediyor.

Gemide asla hayal edemeyeceği bir şey oluyor uzun yıllar önce aşık olduğu ama kendisini istemediğini düşündüğü oyun yazarı Sahir Kırtay ile karşılaşıyor. Artık olgun -yaşlı demeyi kondurmak istemiyorlar kendilerine - olan bu iki insan dört gün süren bu yolculukta geçmişi deşiyorlar, Nuriye hanım ise en çok kendi içiyle dertleşiyor. 

Bu yolculuk onların küllenen aşklarını alevlendirip, alevlendiremeyecekleri sorgusunda ve 1960 lar Türkiye'sinin siyasi çalkantılarında geçiyor. Gemideki diğer yolcular en çok bu siyasi iklimin sorgulayıcıları.

Nuriye hanım kendini sorgularken, yıllar önce nerede yanlış yaptığını bulmaya anlamaya çabalarken aynı yanlışları tekrar ediyor bazen, kendi önceliklerini yok sayıyor, Sahir Kırtay ise o yılları ve ayrılış nedenlerini itiraf ediyor kendi penceresinden.

Güz Şarkısı kitabı, diğer blog arkadaşlarımın da yazdığı gibi biraz ağır ilerliyor, siyasi çekişmeler o kadar uzun anlatılmışki, bunların lafta kalışlarını elli yıl sonra okumak biraz yordu beni. Çünkü fark ettim ki hiç bir şey değişmemiş, hiç kimse karşısındakini anlamıyor, hatta dinlemiyor. Her iki görüşte inatla kendi haklılığını savunuyor ve bu elli yıldır süren siyasi iklim kimseye fayda etmiyor.

Nuriye Selen'in kendi hesaplaşmalarını okurken ise büyük keyif aldım. Kendim ile ilgili sorgulamalar yaptım, tutup tutamayacağımı bildiğim kararlar aldım ilişkilere dair.

Deli Aşk kadar hayran olmasam da Türk kadının yazdığı romanlara saygım sonsuz. O yüzden bile okunmayı hakkediyor bence

Sevgiler 
Sevim

Temmuz 06, 2018

Leviathan - Paul Auster


Dostun Ardından - Leviathan


Ocak ayında okuyup büyülendiğim Şans Müziği  (bence tıklayın ) nden sonra yine büyülendiğim bir Paul Auster romanı daha . Leviathan , yazarın baş yapıtlarından biriymiş. Ben ne yazık ki okumaya geç kalanlardanım. Daha önce okuyanlardansanız şanslısınız bence bu tada vardırğınız için. Amerikan Edebiyatının dahilerinden bence. Hızla okunup tüketilemeyecek eserler bırakıyor. Asla sığ konular yok, öyle bir evirip çeviriyor, roman kahramanlarını öyle bir rastlantılar ile birbirine bağlıyor ki; 'aaaaaa gerçekten mi' dedim kaç kez okurken.




Leviathan; bir dostluk hikayesi en başta. Romanın asıl kahramanı olan Benjamin Sachs bomba hazırlarken parçalanarak ölüyor, cesedi tanınmaz halde olmasına rağmen , üzerinden çıkan tek bir telefon numarasından FBI anlatıcımız Peter Aaron'a ulaşıyor. Peter ölenin kim olduğunu hemen anlıyor. Çünkü en yakın dostu  Ben ; kısa bir süre önce ona bomba yapımına başladığı anlatmış...

İşte bu 280 sayfalık roman; Ben ile Peter'ın tipi altında dondurucu soğuk bir gece tanışmalarından başlayarak , bombanın patladığı güne kadar anılarından oluşuyor. Kitabın arka kapağında her ne kadar polisiye öykü dese de bence değil. Ben gibi başarılı bir yazarın neden bu yolu seçtiğini anlamamızı sağlıyor ama asla polisiye kıvamında değil. Bir dostun arkasından yazarak onu anlama çabası daha çok.

Evlilikleri , boşanmaları, aşkları , başarıları, başarısızlıkları ile her ne yaşarlarsa yaşasınlar - ki gerçekten cinayete vardırabilecekleri nedenler olmasına rağmen -  birbirlerini kaybetmeyen bu iki dost ölüm ile ayrılıncaya dek o sıcaklığı hiç kaybetmiyorlar.

Leviathan 'ın en muhteşem yönlerinden biri de çevirisi. Bence neredeyse kusursuz . Bu kelime burada olmamış sanki, şimdi ne demek istedi gibi düşünceler içine hiç girmeden okudum kitabı.

Sanırım Paul Auster külliyatını tamamlayacağım . Çünkü kullandığı dili okurken hem şaşırıyorum, hemde kıvraklığına hayran oluyorum. Beni Rus Klasiklerine ara vermeye razı edecek tek yazar ..

Mutlaka ama mutlaka okuyun, arka kapağı dikkate almadan okuyun ama.. Siz anıları okumak için okuyun, bir insanın bunalımlarına tanık olmak için okuyun... Kaçma kovalamaca beklemeden okuyun.. Okuyun ve içinde kaybolun Leviathan' ın ..

Sevgiler,
Sevim

Temmuz 03, 2018

Babalar ve Oğullar - Ivan Turgenyev

Hiçlik Üzerine - Babalar ve Oğullar

Google'da Babalar ve Oğullar yazıp arama yaparsanız eğer Nihlizm, Nihlist kavramları çıkıyor sürekli karşınıza, o yüzden romandan bahsetmeden önce çok kısaca bu iki kavramdan bahsedeyim ki,  baş karakterimiz hakkında daha çok fikriniz olsun. Çünkü ben de bu romana kadar duyduğum bu iki kelime hakkında derin bir bilgiye sahip değildim.

Nihlizim; hiçlik yokluk demek. Tanrının varlığından dine, irade özgürlüğünden bilginin imkanlarına, tıptan , aşka, devlet otoritesinden ahlaka  her şeyi yok saymak , reddetmek demek. Bu görüş her şeye şüpheyle yaklaşı, her çeşit bilgi imkanını da reddeder. Rusya'da 19, yüzyılda ortaya çıkmış bu aklım. Nihlistler de bu akımın savunucuları...




Turgenyev'in Rusya'da aşırı tepkiler alıp, ülkeden gitmesine sebep olan Babalar ve Oğullar romanında da bu felsefeye inanan, bu uğurda herkesle çatışmaya girecek kadar gözü pek bir karakter var Bazarov. 

Arkadaşı ve aslında öğrencisi olan Arkadiy' nin evine konuk olarak giden tıp doktoru Bazarov; burada Arkadiy'nin babası ve amcası ile sert tartışmalara girer, Rus aristokratlarını da, Rus Köylülerini de hem aşağılar, hem de çok ağır bir dille eleştirir. Arkadiy ise Bazarov'a hayrandır ve onun etkisi altındadır. Söylediği her şeye katılmakta ama bir yandan da ailesinin de eleştirilmesine içerlemektedir. 

Bir kaç günlüğüne gittikleri şehir de tanıştıkları Bayan Anna Sergeyvna ve kız kadeşi Katya , hiç bir şeye inanmadıklarını söyleyen bu iki gencin hayatı sorgulamasına neden olur. Bir süre sonra anne ve babasının evine giden Bazarov burada köy doktoru babası ile birlikte tıbbi araştırmalar yapar. Gerçekten aşk, sevgi, bağlılık gibi kavramlar var mı ? Bazarov sonuna kadar Nihlizm'i savunacak mı ? yoksa aşk uğruna her şeyi unutacak mı ? soruları kafanızda kalarak okuyacaksınız bu romanı...

Yapılan aşk itirafları, iki erkek arasındaki önce hayranlık sonra kıskançlık hisleri romanı okuduğum süre boyunca Nihlizm denen bir şey olmadığını hissettirdi bana.  Bu tabi ki benim görüşüm ama ben aileye, toplumsal değerlere, aşka , arkadaşlığa inanmadan geçen bir ömrün ziyan olduğunu düşünen biriyim. Bazarov sadece kendini düşünen, hatta daha doğru bir tabirle dünyanın kendi etrafında döndüğüne inanan biri..

 Daha önce ki yorumlarımda yazmıştım, bir roman okurken karakteri seversem kitabı daha çok seviyorum diye, bu kadar kötü özellikleri olmasına rağmen sevdim ben Bazarov'u ... Belki de biraz acıdım bilemiyorum.

Babalar ve Oğullar benim gibi klasik severlerim mutlaka okuması gereken kitaplardan. Gülümsettiği yerlerde, insanı hüzünlendiren bir roman... Okuyun derim ben ...

Yorumu bitirmeden bir de Rus Edebiyatı dedikosudu vereyim ;Tolstoy ve Turgenyev birbirlerini 17 yıl boyunca düelloya davet etmiş ama bu olay asla gerçekleşmemiş, ama bu iki büyük yazar hep kavgalı olmuşlardır. Ayrıca Turgenyev tüm parasını kumarda kaybeden Dostoyevski'ye ciddi miktarlarda borç vermiş ve bunu asla geri alamamıştır. (Tüm bunlara rağmen ben Rus Edebiyatında Dostoyevski'cilerndenim)

Sevgiler

Sevim



Beş Sevim Apartmanı - Mine Söğüt

Akşam Bir Rüya Gördüm Bazı yazarlara geç rastladığım için üzgünüm. İsmini çok iyi bilmeme, gazeteci kimliğiyle tanımama rağmen romanlarını...