Aralık 19, 2017

Ben Sabahattin Ali - Osman Balcıgil


Yarım Kalan Bir Hayat

Osman Balcıgil'in ikinci kitabı bu Sabahattin Ali'nin hayatını anlattığı... Gençler için demiş kitabın önsözünde ama bence herkesin okuyabileceği bir kitap. Cep boyutunda olması ve inceliği sebebiyle de bir kaç saati Sabahattin Ali ile geçirmiş oldum.

Geçtiğimiz yıldan beri Kürk Mantolu Madonna en çok konuşulan roman oldu, roman çok satıldı, çok okundu peki ya yazarı? Ne kadar biliyoruz o kısacık hayatı?
Ya Kuyucaklı Yusuf deyince yada İçimizdeki Şeytan hemen geliveriyor mu aklımıza yazarı...

Ya da sevdiğimiz bazı şarkıların muhteşem şiirler olduğu ve bunların yazarının Sabahattin Ali olduğunu kaçımız biliyoruz?

Seneler sürer her günüm
Yalnız gitmekten yorgunum
Zannetme ki sana dargınım
Ben gene sana vurgunum
Başkalarına gülsem de
Senden uzak kalsam da
Sevmediğini bilsem de
Ben yine sana vurgunum..

Yani Eskisi Gibi şiirinde olduğu gibi



Titizliğini, daima ütülü kıyafetlerle gezdiğini, gençliğinden beri tel çerçeveli gözlük kullandığını, yeşil mürekkepli dolma kalemini elinden hiç düşürmediğini öğrenmek sanki karşımda görüyormuşum gibi hissettirdi sanki Sabahattin Ali'yi

21 yaşında Almanya'ya giden yazar yaptığı tren yolculuğunda Melahat'a aşık olur. Ama bu aşk karşılıksız kalır. Gurbette bambaşka bir aşk beklemektedir onu...

Bursa, Aydın ve Konya'daki öğretmenlik günleri, Nazım'la dostluğu, Sinop cezaevi ve hepimizin bildiği o şiir

Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül aldırma

Karşılıksız kalan aşkları, güzel karısı Aliye, biricik kızı Filiz, Ankara ve İstanbul günleri, romanların yazılış hikayeleri, çıkardıkları Markopaşa dergisi...

Ve güvendiği kişiler yüzünden gelen ölüm...

Herkesin öğreneceği çok şey var bu kısacık hayattan

Okuyunuz çocuklarınıza da mutlaka okutunuz

Sevgiler
Sevim

Aralık 14, 2017

Beyaz Zambaklar Ülkesinde - Grigoriy Petrov

Güneş Gibi Doğmak

Finlandiya , küçücük bir Kuzey Avrupa ülkesi... Rusya, İsveç ve Norveç ile komşu... Yüzölçümü 338.000 km2 , nüfusu 5.500.000 yani Türkiye'ye kıyasla küçücük ve çok çok tenha bir ülke... Uzun yılar İsveç'e bağlı yaşamış, bir süre Rusya' ya bağlı 1917 den itibarende bağımsız bir Cumhuriyet ?.Bu bilgiler günümüze ait, Beyaz Zambaklar Ülkesinde , Angry Bird' den sms e molotof kokteylinden sauna ya bir çok şeyin mucidi Finlandiya' nın varolşunu anlatıyor.


Genel olarak roman sever biri olarak , kapağında Atatürk' ün tavsiye ettiği kitap ibaresini görünce okumaya karar verdim bu muhteşem kitabı. Evet muhteşem tek kelime ile... İnsanın içini umutla dolduran, geleceğe güzel baktıran bir kitap. 1908 lerede aç, sefil , hastalıklarla kırılmış, alkolün pençesinde, eğitimsiz ve bağımsız bile olmayan bir ülke... Ama öyle önderler geliyor ki başlarına önce halkı eğitiyor. O ülkeden kahramanlar çıkıyor. Kahramanlar halı ateşliyor, bu ateşin kaynağı halkı tamamen kendisi... Yıllarca dini sadece korku olarak gören halkın arasına onları eğiten din görevlileri karışıyor. Bir kaç doktor en ücra köylere giderek halkı önce tedavi ediyor. Sağlığına kavuşanlar ekonomiye değer katmak için çaba harcıyor. Daha önce hakaret, küfür aşağınma yeri olan kışlalar eğitim merkezi haline dönüşüyor.

Neredeyse her satırın altını çizerek, üzerinde düşünerek, notlar alarak okudum kitabı. Şu an Avrupa' da üniversite mezunu en çok kişinin bulunduğu, huzurun ülkesi olarak adlandırılan bu ülke halkına imrendim. Tatlıcılar krali Yarvinen' in profösörle hitaben yaptığı konuşma hayat mottosu olacak nitelikte.

Ulu önderimizin bu kitabı herkese neden tavsiye ettiğini anlamak güç değil okuyunca... Her zaman savunduğum eğitim dünyadaki en önemli şey, kitap okumayan insanlar benden uzak dursun, eğitimsizlikten şikayet ediyorsan birşeyler yap tezlerimi bir ülkenin varoluş mücadelesi içinde görmek çok keyif verici oldu.

Herkesin kesinlikle okuması gereken bir kitap, hatta bi kere değil pek çok kere... Sorunlar ile mücadelede yorulunca, umutsuluğa kapılınca , nasıl olacak bu iş dediğimiz anlarda.... Bir ülke o sefaletten bugün pek çok kişinin yaşamak istediği bir hale geldiyse her birimiz her zorluğun üstesinden geliriz. Kitapta bir de Robinson öyküsü var, diyor ki Robinson tek başına bu mücadeleyi verdiyse ve Cuma' ya İngilizceyi öğretip onu can yoldaşı haline getirdiyse hepimiz bunu yapabiliriz. Bizde kendi dünyamızın Robinsonlarıyız

2017 yılında okuduğum kitaplar içinde en beğendiklerimden oldu okumayan kalmamalı...
Sevgiler

Aralık 07, 2017

Boyalı Peçe - Somerst Maugham

Kendine Acımak

Uzun zamandır okumak istediğim kitaplardan biriydi Boyalı Peçe... Modern klasikleri hep çok severim, çok büyük keyifle okurum yine aynı keyif içinde okudum oldukça etkilendim. Somerset Maugham ismini daha önce hiç duymamıştım. Hayatının çok büyük kısmını Fransa'da geçirmiş bir İngiliz yazar. Aslında tıp okumuş ama edebiyat hayatında çok daha ağır basmış.



Boyalı Peçe, Cosmopolitan dergisinde tefrika olarak yayımlanmaya başladığında romandaki kişilerin kendileri olduğunu söyleyen kişiler dergiye dava açmışlar. Bu yüzden de daha bir merakla başladın 230 sayfalık romana. 

Roman kahramanı Kitty ailesi tarafından zengin bir koca bulma umuduyla yetiştirilmiş çok güzel bir genç kızdır. Ancak 25 yaşına gelmiş, hayallerindeki gibi bir talibi olmamıştır. Kız kardeşinin kendinden önce evlenme ihtimali ortaya çıkınca ilk karşısına çıkan Walter ile evlenip Hong Kong 'a yerleşir.

Kısa bir süre sonra da buradaki bir devlet memuru ile kocasını aldatır. Ancak Walter bu ihaneti öğrenince Kitty' e iki seçenek sunar. Ya koleranın kol gezdiği Mei-Tan-Fu ya birlikte gidecekler - ki bu neredeyse ölmek demekti- yada Kitty hemen sevgilisi ile evlenecektir.

İşte roman Kitty'nin seçimini yapıp bunu yaşaması sırasındaki ruh durumunu anlatıyor. Bir erkeğin ; aldatan bir kadının iç dünyasını bu kadar iyi anlatabilmesine hayran kaldım. İnsanın kendini kandırmasının ağırlığını, erkek kadın ilişkilerini,  aşkın anlamı çok güzel yansıtmış Maugham... İnsan aslında ne kadar zayıf okudukça daha iyi anladım. 

Çevirisine de hayran kaldım. Meltem Aydın çok daha okunur kılmış romanı kullandığı cümlelerle... 

Son zamanlarda magazin gündemini meşgul eden aldatma hikayelerinden sonra bir kadının iç çekişmesini okumak çok keyifli oldu.

Okuyunuz seveceksiniz
Sevim 

Kasım 23, 2017

Olağanüstü Bir Gece - Stefan Zweig

Mutlu Eden Mutlu Olur


Ünlü bir kitabevi zincirinin yayınladığı sonuçlara göre tüm şubelerinde 2017 yılında en çok satan yazarmış Stefan Zweig... Ne kadar geç tanımışız ülke olarak Zweig' i aslında 1942 de intihar eden birinin , ölümünden 75 yıl sonra ... Bu kadar tanınması ve sevilmesi sanırım biraz da sosyal medya sayesinde oldu. O kadar çok beğeni mesajları var ki, okumayı seven herkes merak ediyor , ne yazmış diye...



Olağanüstü Bir Gece  okuduğum 8. Kitabı Zweig' in. Her birinde de ayrı bir tat aldım. Altını çizdiğim satırlar hep çok oldu. İnsan psikolojisini bu kadar iyi anlamak ve anlatmak her yazarın yapabileceği bir şey değil. Okurken ya kendinizin yada çevrenizdeki kişilerin davranışları aklınıza gelip nedenlerini anlıyorsunuz Zweig' in satırlarında...

Zengin, burjuva, kimseyi beğenmeyen genç bir adam. Hayata dair hiç bir derdi yok, endişesi yok, çalışma azmi yok, keyif aldığı hiç bir şey yok. Saatleri geçirmek için yaşıyor adeta. Çevresindeki hiç kimsenin ve hiç bir olayın da farkında değil... Ama bir gün kendince hırsızlık olarak kabul ettiği bir olay sonunda eline geçen para ona hayatının en büyük dersini veriyor. 7 Haziran 1913 günü o yarım günde yaşadıkları hayatını alt üst ediyor. Dünyanın farkına varıyor adeta. Ve aradan 4 ay geçince bu müthiş günü kağıda geçiriyor. Olağanüstü Bir Gece de bu günü anlatıyor işte, kahramanın kendi ağzından...

Yol Ayrımı filmimi izleyenler için söyleyeyim kahramanımız, Şener Şen' in oynadığı Mazhar bey gibi bir anda yaşadığı travma ile dünyayı algılamaya başlıyor.  O kadar keyifli bir roman ki, Mutlu Et Mutlu Ol ne demek anlıyorsunuz ve böyle yaşayabilmek için çaba harcar hale geliyorsunuz.

Hep söyledim söyleyeceğim Zweig okumadan ölmeyin.. Romanın kapanış cümlesini yazmak istiyorum ' Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar.' 

Kitapla ilgili beni tek rahatsız eden şey çevirmen İlknur İgan' ın - ki kendisinin çevirilerini çok çok severim- çok sık kullandıpı kösnül kelimesi oldu. Tdk ya göre kösnül karşılığı erotik ama romanı okurken kösnül yerine erotik kelimesini kullanırsanız olmuyor. O yüzden keşke . Tükçemizde neredeyse hiç kullanılmayan kösnül yerine başka bir kelime kullananilseydi...

Sevgiler....

Kasım 20, 2017

Fatih Harbiye -Peyami Safa


Doğu-Batı

Türk Edebiyatının kilometre taşlarından biri Fatih Harbiye ... 1930 larda yazılmış ve bence psikolojik tahliller açısından muhteşem saptamalar yapmış bir roman...Kısacık , hemen bitiveriyor, sanki daha sürseydi hissi uyandırıyor insanda...


Annesi ölmüş babası ve evin emektarı Gülter ile birlikte yaşayan Neriman, konservatuar öğrencisidir. Mahalleden komşuları Şinasi ile nişanlıdır. Ama okuldan arkadaşı Macit , Neriman' ın aklını karıştırır. Çünkü Neriman ; alaturkalığı, şarklılığı temsil eden Fatih semtinden hatta tam bir doğuluyu temsil eden evindeki miskin kediden, doğulu çalgısı ud dan bıkmıştır. Gözü balolarda, alafranga hayatta, şıklığın temsilcisi Harbiye semtinde, gitar çalmakta ve ona göre batıyı temsil eden köpeklerdedir. İşte bu nedenle Şinasi'den kaçmak istemektedir. 

İşte Fatih Harbiye o yıllarda da aynı çelişkilere düşmüş bir genç kızın bence hazin hikayesi. Mutluluğun sadece parada, yada batıda olduğunu sanan , ışıltılı, cıvıl cıvıl Beyoğlu' na kanan Neriman' ın bunalımları ve Şinasi' nin Neriman' ı tüm bunlardan kurtarmak istemesi ama ne yapacağını bilememesi..

Ana karaketer her şeyden etkilenmeye açık Neriman, Şinasi' den de etkilenmiş, nişanlanmış, Macit' ten de etkileniyor evden kaçmak istiyor. Romanda Macit , pek gözükmüyor aslında ama Neriman' ı çok etkilemesi nedeniyle önemli bir karakter. Batı meraklısı, zengin, ve çevresindeki herkesi kendinden aşağı gören bir 'Züppe'

Romanın belirleyicisi ise dayı kızlarının anlattığı Rum müzisyen öyküsü.....
80 yıl önce yazılmış, aslında bir dönem romanı olarak kalması gereken bir roman ülkemizde hala o kadar geçerli ki... Yıllarca haberlerde ünlü olmak için taşradan İstanbul'a kaçan kızları, yada İstanbul' un kenar mahallerinde popçu, futbolcu yada -artis- olma hayaliyle hayat düzenini bozanları okumadık mı? Son zamanlarda bu haberler azalsa da ne yazık ki sosyal medyada ünlülerin hep mutlu, hep şık, hep güzel olmaları pek çok gencin aklımı karıştırmıyor mu?

Romanda yazıldığı zamanın dili kullanıldığı için biraz zor okunuyor. Sayfa altında kelmeler açıklansa da bu biraz hızı düşürüyor. Ama kelime hazinemize yeni kelimler katmak çok keyifli..

Okuyun ..... 
Sevgiler

Kasım 15, 2017

Mecburiyet - Stefan Zweig

Tek Vazifem İnsan Olmak- Mecburiyet

Blogumu takip edenler artık Zweig hayranlığımı biliyorlar. Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak başladığı yaşamını Nazi baskısı yüzünden terkedip, eşiyle birlikte intiharı seçmesi , Freud'un öğretilerine duyduğu ilgi sebebiyle yaptığı derin karakter analizleri , kısacık eselerine dünyayı sığdırması benim açımdan her yazdığı şeyi keyifle okunur kılıyor. Şu ana kadar okuduğum her eserinden pek çok şey öğrendim ve çok etkilendim. Mecburiyet hafta sonu aldığım kitaplardandı, 50 sayfalık bu romanı bir kaç saatte okudum.




Ressam Ferdinand, savaşa gitmemek için eşi ile birlikte İsviçre' ye kaçmıştır. Savaşın , öldürmenin insanlık dışı olduğuna inanmaktadır. İsviçre manzarasında yaptığı resimlerle, köpeğiyle ve çok sevdiği karısı Paula ile arada huzursuzluk duysa da mutlu yaşamaktadır, Ama bir gün huzursuzlukları gerçeğe döner; postacı o kağıdı getirir. Savaşa çağrılmaktadır. Bir tarafı kaçmak isterken bir tarafı gitmesi gerektiğini düşünmektedir. Karısı ise kesinlikle gitmesine karşıdır. 

2/3 günlük bir süreci anlatan bir roman bu, mektubun gelmesinden Ferdinand'ın verdiği karara kadar geçen süre...  Okurken karar ne olacak diye hep heyecan içinde okudum. 

İsviçre'de vatanından ayrı kaçak ama özgür olmak yada ülkesi için , yirmi milyon insanın çılgınlığına kapılıp, can almak yada vermek... Bu çelişki , Ferdinand ı çıldırma noktasına kadar getiriyor. Uyuyamıyor, yiyemiyor, soğuk terler döküyor.  Kendisi için yaşamak isterken; bir an durup düşünüyor ve bunun büyük bir suç olduğu sonucuna varıyor. Kendi iradesi kaçmasını söylerken, devletinin iradesinden korkuyor. 

Dünyada hala savaşlar sürerken, güncelliğini koruyan bir roman Mecburiyet.. Kararına katılıp, katılmadığımı söylemeyeyim ama beklediğim son bu değildi sanki, şaşırdım...

Zweig yazmış, sırf bu yüzden bile okunur... Okuyun derim ben
Sevgiler
Sevim



Kasım 14, 2017

Babaya Mektup - Franz Kafka

Çocuk Olmak Zor Ya Anne Baba Olmak


Köpek ve kedi anneliğimi saymazsak, anne değilim ben. Çocuk yetiştirmiyorum ve bunun zorluğunu ve  keyfini yaşamıyorum. Ama hemen hemen tüm arkadaşlarım çocuk sahibi oldukları için onların yaşadığı bu sürece sık sık dahil oluyorum. Bence hata olan yada desteklediğim davranışlarını onlarla pek çok sefer ben de yaşıyorum. Sık sık bu konudaki makaleleri okuyor, eğitim uzmanlarını dinliyorum. Anne olmak , baba olmak kolay değil; yani bunu doğru yapabilmek kolay değil aslında. Biraz bunları düşündüren bir kitap var elimde Babaya Mektup...

Franz Kafka , çağımızın en büyük yazarlarından. Dava ve Dönüşüm ismi ilk akla gelen romanları. Ben farklı bir kitabını seçtim Pazar günü. 57 sayfalık Babaya Mektup, babası Hermann Kafka' ya yazdığı ama hiç göndermediği bir mektubu aslında...

Pek çoğumuzun yok mu böyle mektupları, notları sahibine hiç ulaşmamış içimizi döktüğümüz satırları... Belki de biraz da bu yüzden seçtim bilemiyorum iç hesaplaşmaları okumayı, anılarda gezinmeyi seviyorum galiba...




Eğer Max Brod olmasaydı, Kafka' nın diğer eserleri gibi bunu da okuyamayacaktık. Çünkü ağır hastalığı zamanında yazdığı herşeyi en yakın dostuna , ölümünden sonra yakılması amacıyla teslim etmişti Kafka. Ama bu dost hiç birini yakmaya kıyamamış ve yayınevine vererek bugünlere ulaşmasını sağlamış. İyi ki de bunu yapmış da biz bu eserleri okuyabiliyoruz.

Babaya Mektup 'ta  3 kız kardeşi Ottla, Elli ve Valli ile olan ilişkileriyle birlikte babası ile arasında olan uçurumu anlatıyor Kafka... Babasına sesleniyor, onun hakkında neler düşündüğünü anlatıyor. Babasını bazen suçluyor, bazen kendisinde hata arıyor. Baskılardan , babasının sertliğinden , elemanlara davranışının kötülüğünden o kadar bıkıyor ki, bu kendini ezilmiş hissetmesini sağlıyor. Ama mektubu yazmasının en temel nedeni 36 yaşında evlenmeye karar verdiğinde babasının bu evliliğe karşı çıkması... 

Kişiliğimizi oluşturan ailelerimizle , çocukluktan itibaren yaşadıklarımız. O yüzden anne baba olan herkesin  okuması gereken bir kitap bu. Bizim doğru sandıklarımız. Çocuklarımızın dünyasını paramparça edebiliyor ve biz bunu anlayamayabiliyoruz.

Kafka'nın acıları, sancıları kendimizi sorgulatacak eminim . Ben okurken gerçekten keyif aldım. O yüzden gönül rahatlığıyla okumanızı tavsiye ederim Klasiklere başlangıç için iyi bir seçim olabilir.


Sevgiler
Sevim

Kasım 10, 2017

İlk Öğretmenim - Cengiz Aytmatov

Öğrenmeye İnanmak

Kısacık sıcacık bir roman okudum yine. Sevdiğim ustaları okurken, zaman duruyor benim için, romanın içinde kaybolup tam da bahsi geçen yerlere gidiyorum. O topraklarda dolaşıyorum, onlarla aynı havayı soluyorum adeta. Bu sımsıcak öyküde de 1924 yılına yolculuk yaptım. Fakirlik ve cehalet içindeki Rusya topraklarına gittim.

Kırgız yazar Cengiz Aytmatov, babasının kurşuna dizilmesine şahitlik etmiş, tarlalarda çalışmış, Lenin Edebiyat ödülünü kazanan en genç yazar olmuştur. Aragon gibi bir dev usta dahi Aytmatov'un romanlarından Cemile için dünyanın en güzel aşk hikayesi demiş... İşte böyle bir ustanın keyifli , insanın içe işleyen hikayesi İlk Öğretmenim...

Pek çoğumuz için çok önemlidir ilkokul öğretmenimiz, benim zamanımda okuma fişleriyle, o kara tahtada beyaz tebeşirle öğretilirdi okuma yazma... Tek başıma ilk okuduğum kelime hala hafızamda benim ' masallar ' 




Bu romanda da öğretmen Duyşen var, fakirlik ve cehalet içinde kaybolmuş halka eğitimle , öğretimle gelişilebileceğini anlatan. Küçücük çocukları karlı kış günlerinde tepedeki okula sırtında kucağında taşıyan. Onlara özgürlük, gelişme, hak adalet gibi kavramları anlatan. Ve birde Altınay var... İlk öğretmenine aşık olmuş genç bir kız henüz 15 yaşında. Anne babası ölmüş, amcasının yanına sığınmış. Okumaya meraklı, öğrenmeye hevesli ve bu uğurda herşeyi göze alacak kadar kararlı, azimli. Öğrenmeye aşık... Yıllar sonra ünlü bir bilim kadını olduğuda köyüne döndüğünde bile aklında Duyşen' in o güzel hatırası var. 

Romanı zaten Altınay Süleymanova' nın ünlü bir ressama yazdığı mektup oluşturuyor. Altınay anılarını anlatıyor heyecan, üzüntü, bazem keder ama bence en önemlisi başarmanın gururyla...

Bence özellikle gençlerin okuması gereken romanlardan biri. Ellerinde ki bu güzel imkanlara rağmen okula gitmeye bile üşenen o kadar büyük bir kesim var ki... Ama tek bir gerçek var ; hayatı sadece eğitim güzel kılacak.

Mutlaka okuyun İlk Öğretmenim i ... Altınay' ın yanında olmak için okuyun, iyi ki Duyşen gibiler var demek için okuyun. Okuyun...
Sevgiler


Kasım 08, 2017

Selvi Boylum Al Yazmalım - Cengiz Aytmatov

Sevgi Neydi Sevgi Emekti

Bu cümleyi okuyan herkesin gözünün önüne Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin gelmiştir. Yani Asya, İlyas ve Cemşit. Selvi Boylum Al Yazmalım...Türk sinemasının baş yapıtlarından biri . Cahit Berkay' ın enfes müzikleri ve o kırmızı kamyon hafızlarımızdan hiç silinmez. Cengiz Aytmatov' un muhteşem eserini bu duygularla okudum. 140 sayfalık bu roman ezberimizde olan filmle daha da keyifli hale geldi.





Cengiz Aytmatov' un tarzı yine çok baskın romanda. Ükesini, doğasını bu kadar seven yazar çok az  bulunur, Her okuduğum romanından sonra Issık Göl kıyılarında gezmek isterdim. Bu defa da o sarp yollarda dolanmayı,  Kırgız halkını tanımayı,  kar yağışının sesini duymak istedim.

Romanı çok anlatmamın anlamı yok sanırım. Hepimiz biliyoruz kamyoncu İlyas' ın ilk görüşte al yazmalı Asya' ya aşık olduğunu. Romanda Asya adı Asel olarak geçiyor. Tam başkasıyka evlenecekken Asel İlyas'la kaçıp evleniyorlar ve Samet doğuyor.  Ve tam Samet emeklemeye başlarken aldatıyor Asel'i... 

Dayanamıyor Asel... Kaçıyor gidiyor ve yolda dünyalar iyisi yol bakım ustası Baytemir'e rastlıyor. Filmdeki adıyla Cemşit'e ...Cemşit emek veriyor, hem Asel'e hem Samet' e...Aklında ya bir gün Samet' in babası gelirse sorusuyla... Ve bir gün yolda kaza yapmış o kamyona rastlıyor, bilmeden evine götürüyor İlyas'ı...

Ama filmin sonunda Türkan Şoray o güzel gözleriyle hafızalardan hiç silinmeyen o cümleyi söylüyor 
Sevgi neydi? Sevgi iyilikti , sevgi dostluktu, sevgi emekti....





Filmi izlediniz biliyorum ama Aytmatov kalemi için okuyun. Hem bu  büyük ustayı tanıyın hem tam 40 yıldır unutulamayan filmin kitabıyla o sıcaklığı hissedin....

Emek verdiğiniz, size emek verilen sevgileriniz olsun

Ekim 31, 2017

Zehr-i Katil Cenk Çalışır

Katil Kim ? 


Bir Pazar günüydü. İnci ile kitap sohbeti yaparken Cenk Çalışır'ı daha önce okuyup okumadığımı sordu. Okumamıştım. Hemen tavsiye listeme ekledim Zehr-i Katil'i 
1ay kadar bir zaman geçmişken o sohbetin üzerinden şimdi kapattım romanın kapağını. 

Uzun yıllardır Bursa'da yaşatan biri olduğu için roman da Bursa'da geçiyor. Şehrimin sokaklarında dolaşarak, romanın geçtiği caddeleri, karakolu, sanayi bölgesini gözümde canlandırarak  okumak çok keyifli oldu



260 sayfalık bir roman Zehr-i Katil.. ve çok kolay okunabiliyor. Betimlemeler çok açık, süslemek için günlük dilde kullanılmayan hiç bir fazla kelimeye yer verilmemiş ki bu en sevdiğim şey benim. Su gibi okunabilen bir cinayet romanu.

Roman bir karakolda başlıyor, bir  sorgulamada...  İlk sayfalarda kim ölmüş bilmeden okuyorsunuz ama kısa bir süre sonra ölenin zengin iş adamı Kenan olduğunu öğreniyoruz. Zanlılar ise Kenan'ın 15 yıllık karısı Berna  ve adamın 2 yıllık sevgilisi Nazan...

Komiser önce bu iki kadını ayrı ayrı sorguluyor, yaptıkları hareketlerden, olayları anlatış biçimlerine kadar katil hangisi sorusuna cevap arıyor. Ve bir  haftalık arayışı bir ziyaretçi ile son buluyor

İlk defa okuduğum bu kalemi sevdim ben . Karakter tahlilleri, aşkın gücü, insan hayatının derinlerindeki sancılar, acılar çok güEl bir dille anlatılmış....

Okumaya değer bir roman ortaya çıkmış...

Sevgiler

Sevim.

Ekim 23, 2017

Yanlış Tercihler Mahallesi - Mario Levi

Yanlışlarımız ve Tercihlerimiz İçin - Yanlış Tercihler Mahallesi


17 Ekim 2017... Nilüfer Belediyesi Edebi Kazılar Söyleşisi... Şimdiye  kadar raflarda sürekli gördüğüm halde bir türlü kitaplarını okuyamadığım bir isim Mario Levi.

O akşam hayatımın en büyük pişmanlıklarından biri, ' Nasıl okumam ben böyle bir ustayı' cümlesi... O kadar mütevazi, o kadar kibar bir insan ki. Dinlerken hayran olmamanız, konuşmaya kendinizi kaptırmamanız mümkün değil. Şimdiye kadar kendisini tanımamış olanlar varsa mutlaka televizyonlarda veya internette videolarını izleyip tanışsınlar. Sonra da en yakın kitapçıya koşacaklar eminim.




Yanlış Tercihler Mahallesi ni o sabah almıştım, akşam söyleşiye gideceğim için. Eve gelir gelmez de okumaya başladım. Doğru kelime tam olarak nedir bilemiyorum ama , sarsıldım, tutuldum, hayatıma bir kez daha baktım diyebilirim.

Romanda bir anlatıcı var , çocukluk mahallesinde ki komşularını, yaşadıklarını onların yanlışlarını ve bu yanlışların onlara neler yaptığını anlatıyor. Bu anlatıcının karşısında bir anlatıcı daha var ve üstte başka biri... Böyle söyleyince biraz karışık geliyor olabilir ama kitabın kapağını kapadığınızda herşey açıklığa kavuşmuş oluyor, merak etmeyin.

Kim bu komşular mesela Anet var, tuhaifyeci kızlar Emel ve Saadet var, şişko Nuri var, güzel Nedret var, yaralarını sarmak için bant üreten Pertev abi var, kırtasiyeci var, mezeci var, terzi var, ünlülerin kuaförü Fikret ve onun iyi müşterisi Meral var.... Var daha çok kişi... 

Hepsi komşu, hayatlarını birbirine temas ediyor bir yerlerde ama ortak özellikleri hepsinin Yanlış Tercihleri var. Ve bu yanlışlar hayatlarını farklı şekillere sokuyor. Terk edişler, küsmeler, karşılıksız aşklar... 

Bu yanlışları okuduğum her satırda kahramanlara akıl vermeyi, dur Nedret yapma, hayır Pertev abi olmaz, Saadet susmasana herşeyi anlatsana , Nuri senin yardıma ihtiyacın var demeyi hiç bırakmadım. O kadar çok cümlenin altını çizdim ki...

Yanlış Tercihler Mahallesini okurken, her hikayede kendi yanlışlarımı aradım. Bu yanlışların hayatımda neleri değiştirdiğini sorgulayıp durdum. Okuduğunuz zaman aynı hisse kapılacağınıza eminim. Hepimizin yanlışları var ama hayatlarımız bu yanlışlarla daha güzel değil mi? Şimdiye kadar Mario Levi ' yi tanımayalar son romanı ile tanırlarsa tüm eski romanlarına göz atmak isteyecekler bence 

Mutlaka Okuyun..
Sevgiler
Sevim.




Altını Çizdiklerim
*********************
*Alınyazısı dedikleri yaşanırken anlaşılmayacak bir zaman oyunuydu.
*Çünkü bazen iki bulut, yağmuru yağdırmak için bir araya gelir.
*İçimizdeki kimi mezarlar çok derinlere kazılmıştı.
*Yaralı insanların başkalarının yaralarına duyduğu gerçeğine yabancı değildi.
*Karşınıza birileri çıkar ve size esas manasını zamanla anlayabileceğiniz birkaç an bırakır.
*İnsan yaşamak istemedikleriye bile zaman akışında barışmıyor muydu?
*insan hatırlamak istediklerini hatırlar, unutmak istediklerini de unutur. Bu kadar basit.
*Uzaklığın bir çok manası vardı elbet. Değil aynı evi, aynı odayı, hatta aynı yatağı paylaşanlar bile bu duyguya saplananilirdi.
*Herkesin kabul edeceği güzelliklere kapılmak sadece sıradan insanların harcıdır. Etrafımız bu sıradan insanlarla dolu. Çoğunluk dayatılan güzelliklere kapılıyor, çirkinler kendilerini kabul etmek için daha çok mücadele etmek zorunda,  bu belirlenmiş güzelliklere adeta tapınmalar yüzünden ilişkileri kimi insalar için daha kolay



Ekim 20, 2017

İçimizdeki Şeytan - Sabahattin Ali

Herkes Biraz Kötüdür


Sabahattin Ali , 110 yıl önce doğan 41 yıl kadar kısacık bir hayat yaşayan büyük usta... 41 yılda Kürk Mantolu Madonna, Kuyucaklı Yusuf gibi pek çoğumuzun okuduğu dev eserler bırakmış. 

İçimizdeki Şeytan  diğer eserlerinin arasında biraz gizli, biraz saklı kalmış sanki... 1940 yılında yayınlanmış ilk kez. Ama sanki yazar dün yazmış gibi hala güncel, hala gerçek. Bu kadar yılda 'Dünya Değişti' desek bile nasıl değişmediğini ya da yanlış ifade ettim, insanın nasıl değişmediğini gösteriyor bize apaçık...




Bir vapurda başlar İçimzdeki Şeytan. Ömer ve en yakın arkadaşı Nihat Kadıköy'den binmişlerdir. Vapurda gördüğü güzel Macide' nin peşine takılan Ömer'i büyük bir sürpriz beklemektedir. Macide yakın akrabası Emine teyzenin evinde kalmaktadır. Ulaşması ve konuşmayı bu yüzden de pek zor olmaz. Tembel, işe zorla giden Ömer bir gece Macide'yi bekar evine getirir, manevi olarak karısıdır Macide onun...

Macide Balıkesir'i gençliğinin geçtiği o yılları, aklına ilk takılan erkek olan müzik öğretmeni Bedri'yi unutmuş, Ömer' i gerçekten sevmiştir. O küçücük , pis bekar odasını bile benimsemiştir kendi halindeki bu genç kız...

Ömer , sağdan soldan borç para alarak evliliğini sürdürmektedir. İş yerindeki veznedarın sırrını öğrenip bunu Nihat' la paylaşınca  bu iki gencin içlerinde uyuyan şeytan uyanacaktır.

Bir akşam karşılaştıkları Macide'nin ilk aşkı  Bedri, Ömer' in de arkadaşı çıkınca görüşmeleri sıklaşır ama bu da onlara zarar veremeye başlayacaktır.

250 sayfalık ince görüntüsüne rağmen, çok ağır olan bir roman İçimizdeki Şeytan . Her sayfasında düşündüren, sorgulatan, acaba diyerek kendini okutan bir roman.

Hepimiz mi kötüyüz? Toplumsal baskılar mı bizi eziyor? Yoksa hepsi yalan içimizde ki şeytan mı bizi kötülüğe sevk ediyor? Neden yapıyoruz bu yanlışları? 

Macide'yi çok sevdim ben, hem sevdim hem acıdım. Kardeşim gibi hissetim pek çok yerinde. Ömer' e ise hem kızdım hem çok acıdım. Bir yandan yazık ya bu çocuğa derken, bir yandan kendi hatası demeye başladım. Bedri ise bir türlü hakkında karar veremediğim biri oldu benim...

Kafamızı karıştıracak bir eser ... Ama zaten edebiyat ta bu değl mi? Okuduğumuz her kitaptan sonra sorgulamıyorsak kendimizi neden okuyoruz? İçimizdeki Şeytan' ı okuyup kendine dönüp bakmayacak kimse yoktur herhalde. 

Sağolasın büyük usta İyi ki yazmışsın
Sevgiler...

Ekim 12, 2017

Beyoğlu Rapsodisi - Ahmet Ümit

Beyoğlu ve Dostluğumuz


Geçen gün bir yerlerde okudum ' Bazı yazarlar çizgi çizse okurum ' sözünü. Çok sevdim. Benim için de öyle... Bazı yazarlar var ki her kitabını okumak benim için keyif oluyor. Aynı romanı 2. ye okurken bile aynı zevki alıyorum. Ahmet Ümit'te bunlardan biri. Hem tarih, hem polisiye olunca romanı okurken dünya bağlantım kopuyor adeta. Beyoğlu Rapsodisi yıllar önce okuduğum ilk Ahmet Ümit romanıydı, uzun zaman sonra elime aldım ve yine aynı keyifle , mutlulukla okudum.

Beyoğlu Rapsodisinde ; Pera'nın,  Beyoğlu'nun tarihi var. O civardaki meyhaneleri, barları, lokantaları, tarihi hanları, kiliseleri öyle bir dille anlatmış ki Ahmet Ümit hemen bu hafta sonu gidip biraz o tarihin havasını alayım diye düşündüm yine.



Roman; Galatarsay Lisesi yatılı bölümden arkadaş 3 dostun hikayesi. Aklı başında, olgun, ölçülü tekstil işindeki Selim, parasız, naif, biraz korkak Nihat ve yakışıklı, havalı, korkusuz, zengin Kenan. 

Kenan pek çok işe el atmış, bir çok erkeğin gıpta edeceği çok güzel bir hayat yaşamıştır. Son günlerde kafasını ölümsüzlüğe takmıştır. Ama bu bedenin yada ruhun ölümsüzlüğü değildir. Öldükten sonra hatırlanmak, kalıcı bir şeyler bırakarak hep hatırlanmak.. 

Kenan bu uğurda bir adım atar, son yıllarda Beyoğlu'nda işlenmiş cinayetlerin olay yeri fotoğraflarının yeniden canlandırılıp fotoğraflarının çekilmesi. Bu fotoğraflarla sergi açacak ve herkes ondan bahsedecektir. İki yakın dostu, Nihat ve Selim ilk başta  , bunun tehlikeli olduğunu düşünüp buna çıkarlar ancak sonra bu işte Kenan'a yardımcı olmaya karar verirler. Hatta bir de sanat yönetmeni eklenir bu üçlüye güzeller güzeli Rus Katya...

Fotoğraflar sırasında Kenan'ın fark ettiği bir ayrıntı sergi açmaktan çok daha farklı bir olaya bir cinayet soruşturmasına sürükler bu dörtlüyü...

Konusunu da, anlatımını da çok beğendim. Tam bir polisiye değil belki, kurgusu yoğun ama böyle bir kurgu yapabilmek bunun içine tarihi katabilmek , dostluğu katabilmek yazarı usta yapıyor zaten.

Konu kurgu ama karakterlerin hepsi gerçek, bizim gibi hepsi... Zaafları, iyi yönleri olan, zengin, fakir, eğitimli, meraklı, ilgili, dostluğun kadrini bilen..

Beyoğlu Rapsodisini okurken hem Beyoğlu sokaklarında gezecek, hem dostlarınızı düşüneceksiniz bence, ben dostuma yardım da nereye kadar gidebilirim diye. 
Ve cevabını merak edeceğiniz acaba katil kim sorusu hiç peşinizi bırakmayacak. 

Okuyunuz efendim. Okumak var olmaktır..
Sevgiler
Sevim

Altını Çizdiklerim
******************
Mutluluk yetinmeyi bilmektir.

Hayat kudurmuşcasına akan  bir ırmağa benzer, insanoğlu ise bu ırmağın azgın sularında yolculuk yapan bir dal parçasına...

Bilgelik, çılgınlık kadar, aklı başında olmayı da başka insanlık durumlarını içerir.

Malumatfuruş: kimsenin işine yaramayacak bilgileri toplayıp ,ukalalık yapan kimse :)




Ekim 07, 2017

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu - Peyami Safa

Dünyanın Hiç Bir Nüzheti Yalan Söylememelidir


1930 yılında ilk baskısını yapan bu roman Peyami Safa' nın en fazla basılan ve sevilen eseri...  Filme de alınan bu roman kısacık sayfalarında  derin psikolojik çözümlemeler yapıyor. Ortaokul ve lise yıllarında okumamıştım ben, klasik romanlara olan büyük sevgim nedeniyle bir kaç saatte okudum bugün...
Bittiği zaman ' Aaa keşke bitmeseydi, şöyle şöyle olsaydı' gibi sonlar ürettim kendi içimde.

Çok canlı betimlemeler ve çok sade bir anlatımı olan bir roman ayrıca ben hiç bilmiyordum ama yazarın otobiyografisi bir nevi anı kitabı aslında...




15 yaşındaki roman kahramanımız 7 yaşından bu yana bacağındaki kemik veremi hastalığı ile uğraşmaktadır, defalarca hastaneye yatmış, ameliyatlar olmuş ama bir türlü iyileşememiştir. Ağrıları artık çok zorladığı için son günlerde daha sık hastaneye gitmektedir. Annesi ile tek başına yaşadığı kenar mahallede ki küçük evinden bir kaç günlüğüne Erenköy' de yaşayan Paşa' nın evine hava değişimine gider. Paşa' nın tek kızı Nüzhet' e aşıktır ve bunu kendine bile itiraf edememektedir. Nüzhet 19 yaşında, neşeli , canlı , hep gülen bir kızdır . Doktor Ragıp ; Nüzhet' e taliptir bir kaç ay içinde evlenmeyi istemektedir.

15 yaşında hasta, fakir bir gencin yaşadığı o bunalımlar, hastalardan başka hiç kimsenin kendini anlayamayacağı hissini o kadar o kadar iyi anlatmış ki Peyami Safa okurken kendinizi kahramanın yerine koymamak mümkün olmuyor. 

Kendisi de kolundaki kemik veremi hastalığı ile çok acı çektiği için Dokuzuncu Hariciye Koğuşu yazarın anı defteri olarak kabul ediliyor. 

Hastalar, hastaneler, ameliyathaneler, acıma mı sevme mi çözülemeyen karşı taraf hisleri, fakirlik, yalnızlık , doktorlar, ilaç kokusu tüm bu tasvirlerle muhteşem bir eser bence

Çok geç okuduğum için üzgünüm

Hala okumadıysanız hemen bir kitapçıya gidin....

Sevgiler
Sevim

Altını Çizdiklerim
*******************
Yalana her şey isyan etmelidir. Eşya bile : Damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hatta yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır.

Bazan etrafımızda o kadar esrarlı bir hadise olur ki ince teferruatına kadar bunu sezeriz, fakat hiçbir şey idrak etmeyiz ; ruhumuzun içinde ikinci bir ruh her şeyi anlar, fakat bize anlatmaz, böyle korkunç işaretlerle bizi muammanın derinliklerine atar ve boğar.


Eylül 30, 2017

Fareler ve İnsanlar - John Steinbeck

Dostluğa Dair

1962 yılında ,"Sempatik mizahın ve sosyal keskin algının kombinasyonu, gerçekçi ve yaratıcı yazıları'' gerekçesi ile Nobel Edebiyat Ödülüne layık görülen John Steinbeck romanlarını çok yalın bir dil ile yazmıştır.

İnsani meseleleri, insan ilişkilerini toplumsal sorunlar ile harmanlayarak yazan Steinbeck 80 yıldır en çok okunan yazarlar arasında olmuş hep...

Kısa bir süre önce İnci romanını okuyarak paylaşmıştım blogumda şimdi sıra en çok bilinen ve MEB  100 Temel Eser listesinde olan Fareler ve İnsanlar da...




George Milton ve Lennie Small parasız iki tarım işçisidir. İyi dostlardır. George ufak tefek, zeki bir adam ; Lennie ise iri yarı akli dengesi bozuk bir zavallıdır. Tek bir hayalleri vardır. 600  USD biriktirip , kendilerine ait bir toprağa sahip olmak. 

Çeşitli çiftliklerde birlikte çalışmışlar, son yerlerinden Lennie' nin hatası yüzünden zar zor kaçmışlardır. Şimdi yeni bir çiftlik onları beklemektedir. Çiftlik sahibi, oğlu Curley, oğlunun karısı,  yaşlı temizlikçi Candy, işçiler Slim, Whit, Carlson, Crooks ile birlikte yaşamaya başlarlar. Lennie'nin en sevdiği şey yumuşak şeylere dokunmaktır bu yüzden kendilerine ait çiftlikleri olunca bir sürü tavşan alacaklar bu yunuşacık tüylü tavşanları Lennie besleyecektir. Bu hayali defalarca konuşmuşlar ve kıt akıllı Lennie bile artık her ayrıntıyı ezberlemiştir. Sadece bir ay çalışırlarsa bu hayal artık gerçek olacaktır...

Zar zor buldukları bu işi Lennie 'nin hatası yüzünden kaybetmek istemeyen George çok sıkı bir gözlem altında tutmaktadır artık arkadaşını. Ama bir gece tüm hayatlarını alt üst edecek bir gelişme yaşanır. 

John Steinbeck ' in New York Times' a  verdiği aşağıdaki röportajı okuyunca kitabı daha büyük bir merakla okudum.


 "Ben kendim de bayağı uzun bir süre göçmen işçiydim. Öykünün geçtiği yerlerde çalıştım. Karakterler bir yere kadar, çeşitli insanların karışımıyla ortaya çıktı. Lennie ise gerçek biriydi. Şu anda Kaliforniya'daki bir akıl hastanesinde. Onunla haftalar boyunca yan yana çalıştım. Gerçek Lennie bir kızı değil, bir ustabaşını öldürdü. Kızgındı, çünkü patron arkadaşını işten çıkarmıştı, Lennie de dirgeni karnına saplayıverdi. Bunu arka arkaya defalarca yapışını izlediğimi anlatmaktan nefret ediyorum. Onu, çok geç olmadan durdurmayı başaramadık."


İsmini Robert Buns şiiriniden sonra konulan roman, hayaller ,umutlar, acı , yalnızlık ve dostluk üzerine yazılmış en iyi romanlardan biri... 


Pek çok sefer de tiyatroya uyarlanan bu romanı okurken bir çok yerinde ağladım... Çok sevdim hem George 'u hem Lennie' yi... 
İnsan çaresiz kalınca..... Çok ipucu vermeyeyim ...Mutlaka okuyun.
Sevgiler
Sevim

Merak etme minik Fare

Bir sen değilsin hayalleri suya düşen.
Fareler ve insanların en sıkı tasarıları dahi
Sıklıkla ters gider,
ve vadedilen mutluluktan geriye
Acı ve keder kalır.




Eylül 23, 2017

Satranç - Stefan Zweig

Baskılar ve Sürgün


Yıllar önce ilk aldığım Zweig romanıydı Satranç...Ancak çevirisi yüzünden okuyamamış, yarım bırakmıştım. Bu hafta farklı bir yayın evinden yine aldım. Çevirisi bu defa çok daha güzeldi. Büyük bir keyifle okudum.

Yorumlara -bloglar ve özellikle bookstagram  -  baktığımda büyük çoğunluğun en beğendiğim Zweig romanı dediği Satranç benim açımdan öyle olmadı ne yazık ki... Evet çok güzel psikolojik çözümlemeler içeriyor ve neredeyse otobiyogrofik bir roman ama benim daha çok sevdiğim eserleri var bu büyük ustanın. Ama bu ustayı okumak benim için her zaman çok büyük keyif...




Satranç bir gemide geçiyor. Anlatıcımız Arjantin yolculuğuna çıkacağı bu gemide, kendini beğenmiş bir satranç şampiyonu olduğunu öğreniyor ve bir şekilde başka bir yolcuyu bu şampiyonla maç yapmaya ikna ediyor. Maç sırasında yanlarına gelen Dr B ise  maça karışarak şampiyonla berabere kalmayı başarıyor.
  • Anlatıcı bu sefer de Dr B yi merak edip onunla tanışıyor. Bu adamın soylu bir Avusturya ailesinin oğlu olup Naziler tarafından tutuklandığını ve bu süreçte - oyundan çok sanat olan Satrançı - tamamen kendi kendine geliştirdiğini öğreniyor. Zihninde her gün 4-5 maç yapan, hem siyah hem beyaz olan Dr B bir süre sonra kendini kaybediyor. 

Ertesi günü büyük şampiyon Czentovic ve Dr B arasındaki maçı tüm gemi heyecanla bekliyor...

Satranç yazarın intiharından hemen önce tamamladığı romanı olması sebebiyle edebiyat çevreleri bu veda mektubu olarak nitelendirmiştir, Nazilerin yaptıkları ve Avrupa kültürüne olan etkilerini kişilerin psikolojisine yansıması ve hiçlik duygusunun yakıcılığını muhteşem anlatmış. 

Hiçlik... Bir düşünün her şeyin ve her günün aynı olduğunu, yapayalnız olduğunuzu .... Ve tabi bunun ne kadar süreceğini de bilmediğinizi... İşte bu duyguyu okurken bile tüyleriniz diken diken olacak...


Okuyunuz...
Sevgiler 
Sevim....

Eylül 18, 2017

Benim Adım Günah - Murat Güloğlu

Beni Ben Yapan Aşklarıma


Uzun bir Pazar yürüyüşü sonrasında, kitapçı rafları arasında dolaşıyordum dün. Çağdaş Türk Edebiyatı raflarında ' Murat Güloğlu' adını görünce 'aaa , roman mı yazmış ' dedim. Uzun yıllar hafta sonu sabahları, son bir haftadır da hafta içi güne başladığım isim kendisi. Haber sunan asık suratlı olur, mimik kullanmaz , her zaman takım elbiselidir, tabularını yıkan izemekten çok keyif aldığım bir kişi . 2014 Kasım da yayınlanan romanını görünce 'acaba alsam mı ' diye düşünürken kitabın ithaf cümlesini gördüm ' Beni Ben Yapan Aşklarıma' ... Aşkla büyüdüğünü, değiştiğini ve hatta değişebileceğini kabul eden bir erkeğin yazdığı romanın keyifle okunacağına bu cümle ile karar verdim.



Benim Adım Günah, 328 sayfalık bir roman. Çok kolay okunabilen, akıcı bir üsluba sahip ve çok dürüstçe yazılmış. Bir günde okuyup kapağını kapattığım da sarsıldığımı söylemeliyim. Çok etkilendim ve kendimi de çok sorguladım okurken.

Roman kahramanı Selim, 40 lı yaşlara yaklaşmış,  bir yazar. Yakışıklı ve aynadaki yansımadan mutlu. Bunu kullanmaktan da keyif alıyor. Kadınlar konusunda ise takıntısız ve özgüvenli. Bir gece, bir ev partisinde çok genç ve çok güzel Leyla ile tanışıyor. O akşam birlikte olduğu bu kıza tutuluyor tutulmasına da kafası geçmiş günahları ile öylesine dolu ki; bir kaç gün kaçmak istiyor günahlar şehri İstanbul' dan,  İlk gençlik yıllarının geçtiği o Ege kasabasına. Ertesi sabah ilk uçakla gidiyor, havaalanında bagaj kuyruğunda onu müthiş bir sürpriz bekliyor. Ortaokul aşkı Özlem... Yıllar geçmiş Selim' in şakaklarında kırlar oluşurken, Özlem çok güzel bir kadın olmuştur. Aklında Leyla ile kasabaya giden Selim' in Özlem' e karşı hissettiği tutku , günahlarından arınmak isterken onu daha büyük günahlara çekiyor. Peki ya Özlem o ne hissediyor bu eski aşka ?

Romanın beni çok etkilediğini söyledim en başta, konusu ve  çarpıcı sonu da etkiledi tabi ama en çok Selim. Selim' in içindeki o şefkate ihtiyaç duyan çocuk. Tutku kadar dostluğu arayan o genç adam. Güzellik kadar güzel gülüşe , şen kahkahaya tutkun o erkek... Selim' in ağladığı pek çok yerde neredeyse ağlayacaktım bende.

Murat Güloğlu ; ne kadar Selim' dir bilmiyorum ama erkekleri ve kadınları çok iyi analiz ederek, çok iyi anlayarak yazmış romanını. Erkeklerin gece bardaki eğlence anlayışını öyle dürüstçe anlatmış ki kızamadım mesela... Ama en çok kadınların hayatlarına bir erkeği dahil ederken ki beklentileri, hepimizin içinde o gizli tuttuğumuz sığınma ihtiyacını, güçlü kadın görünüşümüzün altında yatan bir omuza yaslanma ihtiyacını okurken içim titredi. Selim' in yalnızlığı, annesiz çocuk adam olmanın zorluğu bununla başa çıkarken bocalaması ve zaman zaman kaybolması çok etkileyiydi.

Uzun zaman sonra kendi yaşlarımda bir yazarı okurken bu kadar etkilendim. Son zamanlarda okuduğun romanlarda hissettiğim 'ben kişisel gelişime dair bütün kitapları okudum, yaşam koçu oldum ve şimdi bunları her satırda size de vereğim ' tarzı bu romanda  hiç olmadığı için, insanların defolarını bu kadar açık ortaya koyduğu için, hatalarını kabullendiği için ve bunları yazmaktan da korkmadığı için etkilendim Murat Güloğlu' nun kaleminden.

Sabahların güne merhaba dediğiniz , kendi deyimiyle ' evinizin uzun oğlu ' nun son derece başarılı bir yazar olduğunu görmek için okuyun derim ben...

Sevgiler
Sevim...

Altını Çizdiklerim
**********************

*Kadınları kadın değil de insan olarak görmeye başladığım andan itibaren sırtımdaki kamburu bir kenara attım.

*Ahh bu seçenekler yok mu, seçenekler! İşte hep bunlar yüzünden mutsuzuz.

*Zaman geçse de unutulmadı bir gülümseyişte ki yara, bir kavgada yumruk, bir sarılmadan koku, bir öpüşteki utangaçlık.

*Yendiği de yenildiği de kendisiydi aslında ve her insanın zaman zaman kendisine karşı bu tür mağlubiyetle almasını son derece sağlıklı buluyordu.




Eylül 16, 2017

Korku - Stefan Zweig

Sırların Dayanılmaz Ağırlığı


Yine Zweig ve yine hem psikolojide hem edebiyatta eşsiz bir yolculuk...Bir yazarın insan duygularını,  bilinçaltını bu kadar net anlatması ve her okuduğum kitabında kendimi sorgulamamı sağlaması beni çok etkiliyor. Çok sancılı yıllarda yaşamış bu büyük usta , 1. Dünya Savaşını, Nazilerin baskısını yaşamış, doğduğu kentten çok uzağa Brezilya ' ya yerleşmiş ama belki bu uzaklık ya da tüm yaşadıklarını onun hayattan vazgeçmesine sebep olmuş ve 61 yaşında karısıyla birlikte intihar etmiş. Denemeler, romanlar, öyküler pek çok eser bırakmış geride...



Korku; neredeyse her satırında oturup düşündüğüm, 'acaba' , 'kesinlikle doğru' , 'evet tam olarak bu' diyerek okuduğum bir roman oldu yine... Bu kadar kısa sayfada , bu kadar nefes nefese; bu kadar büyük bir dünya gözler önüne serebilmek...

Irene Wagner 30 lu yaşlarda, şehrin saygın avukatlarından biriyle evli, 2 çocuk annesi bir kadındır. 8 yıllık evliliği boyunca hep rahat etmiş, hiç birşey için çaba harcamamış, çocuklarına mürebbiyeler bakarken arkadaş toplantılarına katılarak boş bir hayat yaşamıştır. Bu boşluk, bu amaçsızlık bir toplantıda tanıdığı genç bir piyanistle aşk yaşamasına sebep olmuştur.

Kocasını aldatmak onu bir yandan huzursuz etse de bir yandan da sadece güzel bulunmanın tadını yaşamaktadır.

Ancak bir anda bir kadın tarafından şantaja maruz kalır İrene... Kocasını aldattığını başka biri bilmektedir artık ve bunu kocasının öğrenmesi de an meselesidir. 


  • Irene huzursuzlukla hayatını sorguladığında ise çok farklı gerçekler yüzüne çarpar. Kocasının aldatmayı öğreneceği korkusuna esir olur.   Bu öyle bir korkudur ki, tüm cezalardan daha ağır gelmektedir...

Daha çok anlatmak istemiyorum en iyisi altını çizdiklerimi, üzerinde düşündüklerimi paylaşayım...

Sevim

*Fırtına veya bunaltıcı sıcak kadar, havanın durgunluğu da insanı rahatsız edebilir, aynı şekilde ılımlı bir mululuk da talihsizlik kadar kışkırtıcı olabilir.

*Bugün suçsuz biri hüküm giydi. Bir adam üç yıl önce yaptığı bir hırsızlıktan cezalandırıldı. Bu haksızlık. Çünkü üstünden üç yıl geçtikten sonra o artık aynı insan değildir. Suç onun suçu değildir. Başka bir insan cezalandırılmıştır. Üstelik iki misli, çünkü bu üç yıl boyunca zaten sürekli suçun ortaya çıkartılacğı tedirginliğiyle kendi korkularının zindanında yaşadı.

*Korku cezadan çok daha beterdir. Çünkü ceza bellidir, ağır da olsa hafif de, hiçbir zaman belirsiliğin dehşeti kadar, o sonsuz gerilimin ürkünçlüğü kadar kötü değildir.

*İçte tutulan gözyaşları akıtılanlardan daha acıtıcıdır.

*Belki de insan en büyük utancı kendine en yakın hissettiklerine karşı duyar.






Eylül 14, 2017

Beyaz Gemi - Cengiz Aytmatov

Maral Ana - Beyaz Gemi 


Değişik duygularla okuduğum, hatta okurken sonunu tahmin ettiğim için , sırf öyle bir sonu okumayayım diye dura dura okuduğum efsane bir roman Beyaz Gemi . Issık Gölü civarında bir vadi... Yine beni o topraklara götüren muhteşem bir kalem Cengiz Aytmatov

Bu yıl için planlarımda külliyatının hepsi olmasa da büyük kısmını tamamlamak istediğim bir yazar Aytmatov. İçime işliyor yazdıkları, tabirleri...



Beyaz Gemi, küçük bir çocuğun hikayesi 7 yaşını bitirmiş 8 den gün almış. Önce babası, sonra annesi terketmiş onu. Dedesi Kıvrak Mümin ile dedenin ikinci karısı büyütüyor çocuğu, 3 haneli San-Taş vadisinde yan evde Bekey teyze ve kocası Orozkul yaşıyor, 3. Evde ise Gülcemal ve kocası Seydamet ve minik bebekleri. Çocuğun tüm dünyası bu kadar işte , hayalleri var, kayadan bitkiden arkadaşları var , bir de dedesinin dürbünü... Her gün  tepeye çıkıp Issık Göl den geçen ' beyaz gemi' yi seyrediyor. Babasının o gemide çalıştığını , bir gün;  kafası insan , vücudu balık olarak o gemiye kadar yüzeceğini babasını bulacağını hayal ediyor.

Arada yaşadıkları vadiye gelen , maşin-mağazadan bir çanta alıyor dedesi ona ve okula başlıyor çocuk bu çantasıyla... Artık en yakın dostu çantası oluyor, her derdini çantayla paylaşıyor çocuk. Dedesinin ona anlattığı ve ezbere bildiği Maral Ana masalını anlatıyor, maralların kutsallığını, soylarını maralların kurduğunu ve onlara el sürülmezliğini.

Orozkul ; her zaman ki gibi sarhoş olduğu bir gün çocuğu okuldan almaya gidecek olan Mümin dedeyi işten kovuyor. Ve dede;  Orozkul ne derse yapmaya mecbur oluyor bundan sonra, işe geri dönebilmek için... Bu çocuğa hiç beklemediği bir acı sürprizi getiriyor...

Çocuk saflığı, temizliği, iyi kalmaya çalışan büyüklerin şartlar karşısında direnemeyişi, Kırgızların masalları, gelenek görenekleri  o kadar güzel harmanlanmış ki... Çocuğun o küçük dünyasını okurken gözlerim doldu. Kıvrak Mümin' e elimi uzatıp gel dede bu şehre demek istedim . Ve tabiki Issık Göl' e onun kıyılarına gittim yine...

Issık Göl 1600 metre rakımda bir göl ama buna rağmen kışın donmuyor zaten bu nedenle adı Issık (Ilık- Sıcak) Göl...Kırgız halkı için kutsal bir göl burası. Bu gölü , kendi halkı olan Kırgızları, doğayı, oradaki karı, tipiyi, buzu, yazın kavurucu sıcağını Aytmatov gibi anlatabilecek başka bir yazar yoktur sanırım. Beyaz Gemi' de de böyle işte halkın inanışları ve masalları eşliğinde tanıyoruz oraları. Mesela Kırgızlara göre yedi göbek atasının ismini sayamayan kişinin geçmişine önem vermediği için bozulduğuna inanılırmış. Bu hiç iyi karşılanmazmış. Geçmişine, tarihine önem vermek ne kadar güzel bir gelenek benim çok hoşuma gitti...

Aytmatov için ne kadar 'okuyun 'desem az olur. Ama ben yine de söylemeden yapamam okuyun lütfen... Issık Göle gidebilmek için okuyun, Mümin dedeyi, çocuğu tanımak için okuyun...

Sevgiler..

Not: Issık göl fotoğrafı paylaşmak için Google da gezerken , oraları çok güzel anlatan bit yazıya rastladım, iznini de alarak sizinle sayfasını paylaşıyorum. Göz atarsanız siz de tatil rotanızı oralara çevirebilrsiniz.

http://onurataoglu.blogspot.com.tr/2015/01/krgzistan-issk-gol-tanrnn-yeryuzundeki.html

Eylül 10, 2017

Ari - Çiçek Sekban Tüfekçi



Farklı Bir Bakış Açısı


Sosyal medya hesaplarında hakkında çok olumlu eleştiriler okuyordum, çok sevdiğim bir dostum da okumalısın deyince ben de okudum Ari yi. 350 sayfalık bir roman. Çiçek Sekban Tüfekçi arkadaşlarının yönlendirmesi ile bu konuda araştırma yapıp, bu romanı ortaya koyduğunu belirtmiş.




Romanın kahramanı Zümrüt, 24 yaşında sosyoloji mezunu genç bir kızdır. Daha 40 günlük bir bebekken annesi babası ve abisini bir yangında kaybetmiştir. Babaanne ve dedesi ile Antalya'da antikacı dükkanı işleterek büyümüş, Türklerin kökeni hakkında bir kitap yazma amacındadır.  Dedesinin ölümünden kısa bir süre önce, dedesinin eski nişanlısı ile Peruz Hanım ile  tanışır ve bir takım sırlara ulaşır.  Bu sırlar dedenin yıllar boyu yaptığı gizli araştırmalar- Türklerin kökeni bu kökenin neden gizlendiği- ile ilgilidir.

Bir süre sonra İstanbul'a  Peruz hanım ve oğlunun yaşadığı köşke taşınır ve dedesinden kalan araştırmayı tamamlamaya çalışır. Ama bu araştırma da, tamamlamaya çalıştığı kitap ta herkesin başına çok büyük dertler açar, silahlar, ajanlar içinde bulurlar kendilerini.

 Dede Reşat Beyin ve Zümrüt'ün yaptığı araştırmalar onları ; kökenimizin Sümerlere dayandığı Sümerler'in uzay yolculuğu yaptığı ve Mu ' nun gerçek anlamına götürür. Hatta bu araştırmaları ilk başlatanın Mustafa Kemal olduğuna... Ve bu uzay yolculuğundan çok daha derin sırlara inerler.  Hem kendi hem çevresindekilerin hayatı tehlikeye girer.

Biraz polisiye, biraz aşk ve bazı araştırma sonuçlarını kapsayan bir roman. İşin açıkçası okuduklarım bana çok yabancıydı. Sümlerler' in yaşadığı zaman ve yeri konusunda bile çok net bir bilgim yoktu.

Roman hakkında çok bilgi vermek istemiyorum ama en sonunda konuyu bağladığı toryum madeni hakkında da teknik bilgim olmadığını söylemem gwrekli

Çok çarpıcı, çok iddalı bir tez sunmuş Çiçek Sekban Tüfekçi.

Beni ilk sayfadan son sayfaya kadar rahatsız eden ise yazarın anlattıklarını kesinlikle doğru, bunlara inanmayanları cahil, aymaz, at gözlüklü olarak lanse etmesi ve hatta bunları hiç umursamadığını belirtmesiydi. Anlattıkları kendi söylediği gibi kesinlikle doğru olabileceği gibi komplo teorisi de olabilir. Bunu anlayabilmem için konu ile ilgili çok daha fazla kaynak okumuş olmam gerekiyor. Hem yazarı destekleyen, hem de tam karşı görüşte olan.

O nedenle sevgili yazar, bana kızacak olsa da ;Ari şu an benim için tamamen kurgu bir romandır ve anlatılan herşey yine şu an için hayal ürünüdür.

Hatta bu tarzı benimsediği ve okuyucular üzerinde baskı kurarak  yazdığı için hayal kalma süresi çok daha uzun olacaktır. Tüm kişisel gelişim kitaplarını okudum, bütün kurslara gittim, şu an herkesten bilgili muhteşem biriyim benim söylediğim herşey doğrudur savıyla yapılan herşey bende ters tepiyor ne yazık ki. Ama kendisi için çok önemli değil zaten o beni umursamadığını da romanın da yazmış.

Atalarımızın nereye kadar dayandığını merak edenler, daha önce bu konuda kaynakları karıştırmış olanlar ve toryum madeninin sırlarını merak edenlerin çok keyifle okuyacağı bir roman. Dediğim gibi roman havasında yazılmış olması ise bu bilgileri hiç yormadan veriyor.

Okuyan arkadaşlarımdan yorumları bekliyorum.
Sevgiler
Sevim.





Eylül 07, 2017

Elveda Güzel Vatanım - Ahmet Ümit

En Büyük Aşk Vatan Aşkı -Elveda Güzel Vatanım 


Ahmet Ümit denilince hemen hemen hepimiz 'Komser Nevzat' diyoruz sanırım. O karmaşık cinayetler içinde tarihin derinliklerinde gezeriz her romanında. Ama bu defa sadece tarih var. Elveda Güzel Vatanım  Osmanlı'nın 'hasta adam' zamanından genç cumhuriyet zamanına uzanan muhteşem bir kaynak.

Dört yıl yapılan sayısız araştırma okunan binlerce hatta on binlerce sayfa, gezilen bir çok şehir sonucunda ortaya çıkmış bu 527 sayfalık yapıt. 1906-1926 yılları arasında geçiyor. Ama aynı zamanda sadece 16 günde.






Böyle söyleyince anlaşılmaz oldu belki ama tam olarak öyle romanımızın kahramanı Şehsuvar Sami 16 gün boyunca, 45 mektup yazıyor ilk ve tek aşkına ve bu mektuplarda hem o gün yaşadıklarını hem de İttihat ve Terakki Cemiyetine katılmasından o güne kadar yaşadıklarını anlatıyor. 

1926 yılında ki, İzmir Suikastı sonucunda hükumet eski İttihat ve Terakki üyelerinin peşine düştüğü için , bu cemiyetin eski fedaisi olan Şehsuvar Sami öldürülme korkusuyla Pera Palas otele yerleşmiştir. Hiç unutmadığı eski aşkına içini dökmek, geçmiş ile hesaplaşmak için sabah, öğlen, akşam, gece yarısı sürekli mektup yazmaya başlar. 

Selanik'li Müslüman genç Şehsuvar Sami ile Yahudi kızı Ester büyük bir aşk yaşamaktadır. Fakat ülke karışıktır. Ester birlikte Paris'e gitmek, Şehsuvar ise eşitlik, özgürlük diyerek ülkeyi kurtarmak istemektedir. Bu yüzden de ayrılırlar büyük aşk yaşanamadan biter. 

Bu süreçte İttihat ve Terakki hükumeti ele geçirse de kişisel çatışmalardan dolayı başarılı olamaz, Balkan Harbinde ağır yenilgi alınır, Trablusgarp kaybedilir. 1. Dünya savaşında Almanların yanında yer alınmasıyla da zaten hasta adam olan Osmanlı tamamen çöker. Bir zamanlar ' Adriyatik'ten Basra Körfezi' ne Kafkaslar 'dan Sahra'ya kadar uzanan bir devlet' parçalanır. 

Aradan yıllar geçer ve Mustafa Kemal sayesinde Cumhuriyet gelir, artık o hep istenen eşitlik. özgürlük gerçekleşir.

Şehsuvar Sami artık her şeyden elini eteğini çekmişken iki eski arkadaşı onu bulurlar biri hükumet adamı olduğunu söyleyerek, diğeri yeniden İttihat ve Terakkiyi kurmak amacıyla yanlarına çekmeye çalışır.

İşte Elveda Güzel Vatanım tüm bu tarihi yolculukta geçiyor. Ben çok etkilendim okurken, 1906 da Osmanlı toprağı olan Selanik'i okurken,  bu güzel vatan Trablusgarp'ta, Balkan Savaşlarında, 1. Dünya Savaşında parça parça ayrılırken vatansever askerler şehit olurken içim titredi.

Aşk ise bence tek taraflıydı, bir türlü  sevmedim Ester'i bu yüzden. Bencil buldum. Kendinden başka, rahatından başka hiç bir şeyi önemsemediğini hissettim. Şehsuvar'ı ise çok sevdim. Çok benimsedim. Gerçekten çok aşık olduğunu yazdığı her mektupta gördüm. Ester'i çok sevmiş Şehsuvar ama vatan ve Ester arasında seçim yapmak zorunda kalmış o zaman ki şartlarda, ama bence buna da Ester sebep olmuş. 

Ahmet Ümit son 100 sayfada yine polisiye ustası olduğunu kanıtlamış, muhteşem ve bence hiç beklenmedik  bir son yazmış, hem Şehsuvar'a hem onun yanına gelen iki eski arkadaşına.

Yine çok not aldığım, çok şey öğrendiğim bir eser oldu. Mesela Abdülhamit'in polisiye roman aşığı olduğu ve Arthur Conan Doyle'u sarayda misafir edip nişan vermesi çok farklı bir bilgi oldu benim için...

Bir de hayatın manası için kullandığı ' Ruhumuzdaki kadim sızı ' tanımlamasına hayran oldum.

Mutlaka okuyun Elveda Güzel Vatanım'ı 

Cumhuriyetimize nasıl kavuştuğumuzu bir kez daha kavrayabilmek için en azından... 

Sevgiler

Sevim





Bir Kadının Yirmi Dört Saati - Stefan Zweig


Kadın Cesurdur


Yine bir Zweig günü.. Günü diyorum , çünkü Zweig okumaya başlayınca elimden bırakamadığım için tek bir günde hatta bir kaç saatte bitiyor. Sonu nereye varacak merakı, o cümlelerin uyumu kitaptan kopmamı engelliyor.  Bir Kadının Yirmi Dört Saati de tam bu hislerle okuduğum bir roman oldu. 2017 yılında kitaplarının hepsi olmasa da büyük bir kısmını okumak istediğim ustalardan biri Stefan Zweig...   60 yaşındaki intiharına kadar psikoloji ağırlıklı pek çok eser bırakmış geride...








80 sayfalık bir roman Bir Kadının Yirmi Dört Saati ... Küçük bir otelde geçiyor, otelin ana binasından biraz daha ucuz olan pansiyonda kalan roman anlatıcımız , bir kaç çift ve bir de hiç kimseyle konuşmayan Bayan C. sakin günler geçirmektedir. Ancak bir gün otele gelen zengin, genç, yakışıklı Fransız ile otel müşterilerinden 2 çocuk annesi Henriette birlikte kaçınca pansiyonda büyük tartışmalar çıkar. Herkes Henriette'nin iffetsiz olduğunu düşünmektedir. Anlatıcımız ve Bayan C hariç
Aşk ve namus konusunda ki bu ortak bakış bu iki pansiyon sakini yakınlaştırır.

Bayan C şu an 67 yaşındadır ve tam 25 yıl önce yaşadığı kendini hep suçladığı bir anısını anlatıcımız ile paylaşmaya karar verir. Eşi öldükten sonra , eski bir alışkanlık ile kumarhaneye gider ve burada hiç ummadığı bir şey olur.

Romanın ana konusu Bayan C nin yaşadığı bu anı işte. Tek bir gün , kendinden çok genç bir erkekle geçirdiği bir gün. Yirmi dört saat...

Hayatı sorgulatan , özellikle aşkı, cesareti, yada namus kavramını sorgulatan bir roman. Bence her kadın okumalı. Başına böyle bir şey gelse ne yapardı diye düşünmek için.

Sevgiler
Sevim

Altını Çizdiklerim
*****************
Herhangi biri olan ben, kendi rızamla savcının görevini niye üstleneyim ? Aklım almıyor bunu. Avukatlık etmeyi tercih ediyorum. Kendi adıma, insanları yargılamak yerine, anlamayı tercih ederim.

Bir gayesi olmayan  her ömür yanlıştır bence.



Eylül 04, 2017

Elia ile Yolculuk - Zülfü Livaneli

Anadolu'ya Gelen Heykelcik- Elia ile Yolculuk

Edebiyatçılığına hayran olduğum ve her yazdığını okumaya çalıştığım biri Zülfü Livaneli. Geçtiğimiz ay bugünlerde Yaşar Kemal ile olan anılarını okumuştum.  Son kitabı Elia ile yolculukta,  dünyaca ünlü yönetmen hatta bir çok kişiye göre Hollywood'u Hollywood yapan isim Elia Kazan ile olan anılarını kendi anıları ile harmanlamış...

Dürüst olmam gerekerise Elia Kazan'ın İstanbul doğumlu bir Rum olduğunu aile köklerinin Kayseri'ye dayandığını bu kitapla öğrendim. Ve utandım. Academy Heykelciği tam 3 kez 1947-1954 ve 1999 yıllarında Anadolu'ya gelmiş aslında.




1909 da İstanbul'da Kadıköy'de doğan Elia Kazan 4 yaşında ailesi ile birlikte Amerika'ya göçmüş. İyi ki de göçmüş, Anthony Quinn, Marlon Brando gibi isimleri sinemaya kazandırmış. Arthur Miller'ın bir çok oyununu yönetmiş, hatta Kazan'ın  eski sevgilisi Marilyn Monroe , Miller ile evlenmiş olmasına rağmen bu iki büyük usta birbiri hakkında kötü şeyler söylememiş.

Kendisini Amerikalı sayan bir Anadolulu, Rum sayan bir Türk, Türk sayan bir Rum, New yorklu sayan bir göçmen, tarihten anlamadığını, entelektüel olmadığını söyleyen bir yazar bir yönetmen Elia Kazan.

1940 ların başında Amerikan hükümetinin komünist kişileri saptama ve ayıklama konusunda kurulan komisyona (HUAC) arkadaşlarının ismini verdiği için sinema tarihinde sevilmeyen kişiler arasında yer almış. Hatta 1999 yılında aldığı yaşam boyu onur Oscar ödülünde bir çok sanatçı kendisini alkışlamamıştır.

Hayatını sadece dondurma yiyerek geçirebilecek olan Kazan'ın hayatında kadınlar hep çok büyük bir yer tutmuş. Bu kadınların hepsi sarışın, genç Amerikalı kadınlar. Hayatına Türk, Yunan, Doğulu, esmer bir kadın hiç girmemiş. 

Zülfü Livaneli ile dostlukları 15 yıl sürmüş, aralarında 42 yaş fark olmasına rağmen yakın da dost olmuşlar. Bu dostluk içinde konuştukları, dertleşmeleri ve Elia' nın bir gün annesine ulaşmak için kendi köyüne yaptığı yolculuk ve sonunda yaşadığı hüsran bu kitabın en derin kısımları. Bu yolculuk boyunca Zülfü Livaneli'de askeri cezaevinde yaşadıklarını anlatıyor Kazan'a 

Çok severek okudum ben, entelektüelizm içeren, çok şey öğreten, çok notlar aldırtan bir kitap. Tadı damağanızda kalan anılar var bu kitapta, sorgulamalar yaptıran olaylar var...

Mutlaka ama okuyun Elia ile Yolculuk 'u 

Üzüntü çürütür insanı, kızmak iyi gelir ferahlarsın.

İnsan iyi film de yapar kötü film de, iyi roman da yazar kötü roman da. Önemli olan arkadaşına laf söyletmemektir.


Eylül 01, 2017

Doktor Ox'un Deneyi - Jules Verne

Bilim Adamı - Doktor Ox' un Demeyi


Bayram tatili olunca her zamanki okuma çizgimin dışında bir şeyler okumak istedim. Sosyal medya platformlarında çokça gördüğüm orta okul yıllarımdan beri hiç okumadığım bir ustanın kitabını seçtim. Doktor Ox'un Deneyi... 

Jules Verne tüm dünyada bilim kurgunun babası olarak tanınıyor. Muhteşem bir öngörüsü olan bir yazar.  Denizaltı hakkında yazdıkları yada aya seyahati yıllar önce yazması onun ne kadar büyük bir vizyoner olduğunun göstergesi. Çocuk kitapları yazarı olarak tanınması ise tamamen asılsız bir durum, çünkü yazdığı 60 kitaptan sadece 2 tanesi çocuklara yönelik. Biz büyüdükçe hayal kurmayı unutan insanlar olduğumuz için belki de kitaplarını çocuklar için yaftalıyoruz. 






Doktor Ox' un deneyi kısacık , sıcacık bir roman. 90 sayfa sadece... Roman Flandre'de hayali bir şehirde  geçiyor. Flandre gerçek bir yer aslında şu an büyükçe bir kısmı Belçika sınırları içerisinde yer alıyor.

 Romanımızın geçtiği şehir Quiqendone haritalarda ne yazık ki yer almıyor ama bu kasabalıların pek de umurunda değil. Çünkü şehir nasıl bir yer önce onu anlatmalıyım sanırım. Halkın nabzı dakikada ancak 50 atıyor, 100 yıldır hiç kimse küfür etmiyor, köpekler ısırmıyor, kediler tırmalamıyor, mahkemelerde hiç dava görülmediği için tek avukat hiç bir dava kaybetmiyor, jandarma ise laf olsun diye ortada geziyor. Bir çift evlenmeye karar verince 10 yıldan önce evlenmiyor. İşte böyle bir şehir  burası... (Ayy hiç bana göre değil )

Kuleleri yıkılmak üzere, büyük bir yangın ve sel tehlikeleri var ama bunlar hakkında karar almak için ileri bir tarihte toplanmaya karar verir belediye başkanı ve yardımcısı. Bu arada kasabaya kısa bir süre önce yardımcısı ile gelen Doktor Ox tüm masrafları cebinden karşılamak üzere tüm şehri aydınlatmayı teklif eder . Onu hiç kimse tanımamaktadır ama madem tüm masrafları o karşılayacaktır kabul ederler bu teklifi

Doktor Ox suyu 2 hidrojen 1 oksijen olarak ayırıp ayrı yerlerde depolayarak yapmaya başlar  bu aydınlatma işini ortaya çıkan oxhidrik gazıyla... Ama doktorun asıl amacı bu değildir. Bu  arada şehirde  toplu bulunulan yerlerde ortaya çıkan aşırı hareketler, ateşli tartışmalar, sürekli olan kavgalar, bitişik şehre ilan edilen savaş, meyve sebzelerde anormal büyüme şehri tamamen değiştirir

 Doktor'un asıl amacı erdem, cesaret gibi özelliklerin oksijene bağlı değişimini araştırmaktır. Amacına ulaşabilecek midir ? Halk fark edecek midir ?

Ben çok keyif alarak okudum, uzun zamandır da bu tarzı okumadığım için üzüldüm. Şu an yaşadığımız hızlı hayat, klakson sesleri, her ortamdaki tartışmalar, şiddet, cinayetleri düşününce bir kaç gün bile olsa  Quicqendone'da yaşanabilir mi diye merak ettim.

Bence okuyun ... Rahatlamak için , kafanızı boşaltmak için, bolca gülmek için...

Herkese iyi bayramlar
Sevgiler...





Beş Sevim Apartmanı - Mine Söğüt

Akşam Bir Rüya Gördüm Bazı yazarlara geç rastladığım için üzgünüm. İsmini çok iyi bilmeme, gazeteci kimliğiyle tanımama rağmen romanlarını...