Ekim 29, 2018

Güneş Çavması - Esra van der Wiel

Bir Ege Kasabası - Güneş Çavması


2015 yılında, canımın oldukça sıkkın olduğu, bir takım arkadaşlıklarımı gözden geçirdiğim bir sırada  okumuştum Güneş Çavması serisini, ama hem size bahsedebilmek hem biraz da ege havası almak için bir kez daha göz gezdirdim .

 Toplamı bin sayfa civarında olan iki ciltlik bir eser ;  Foça'da geçiyor ve siz içinizden büyük şehir kargaşasına, iş stresine ve en çok trafik kaosuna söylenerek okuyorsunuz genelde romanı. 





Otuzlu yaşlardaki romanın ana karakteri Handan, yaşadığı travmatik bir olay sonrasında tam tabirle tası tarağı toplayıp Ankara'yı terk ediyor ve Foça'da küçük bir pansiyona yerleşiyor. İşte roman da buradan sonra başlıyor. Pansiyon sahibi Rafet abla, torunu Atlas, bahçıvan Mecnun ve aşçı Yannis Handan'a Foça macerasında eşlik ediyor, bir çok komşu ile beraber.

Öncelikle şunu söyleyeyim muhteşem bir dili var, çok sade, çok akıcı ve çok kolay okunuyor. Yazar Türkçe'yi kesinlikle çok iyi kullanıyor. Böylece bir oturuşta kitabın iki yüz sayfasını okuyor ama fark etmiyorsunuz bile. 

Bloglar da okuyan olmuş mu diye bakarken Sevgili Gül'ün de okuduğunu ama pek beğenmediğini fark ettim, ben Gül gibi düşünmüyorum işin açıkçası, evet sürekli ders verme peşinde olan adı 'kişisel gelişim' olan roman, makale, düz yazı, hikaye her ne olursa olsun hiç sevmem. Birlerinin bana ben her şeyi okudum, hatmettim bir sürü kursa gittim gel otur karşıma sana ders vereceğim şeklinde yaklaşımına açık yada gizli mesaj vermesine dayanamam. Bu romanda da sık sık Mecnun vasıtasıyla bu yapılmaya çalışılmış ama hep karşıt bir görüş de anlatılmış, Mecnun'un doğru bulduğu davranışların tam tersini de yapanlar olduğu için ' ben ne düşünüyorum acaba ' diye düşünmemi sağladığı pek çok yer oldu.

Mecnun karakteri pek çok konuda toplumun genelinden çok farklı düşünüyor ve davranıyor ama ben bunu mükemmeliyetçilik olarak algılamıyorum, çünkü bence onun da her insan gibi zaafları var, korkuları var, hataları var .

Handan ise bu korkularını yenmeye çalışan bir kadın, roman da gösterilen kadın cesaretini ise çok sevdim, yaşadığı şehri , evini ,işini terk edip gidebilmek çok zor bir davranış ve bunu başarmaya çalışan Handan'ı ise çok samimi buldum.

Altı çizilecek pek çok satır olan bir roman ayrıca, üzerinde düşünmemi sağlayan not aldığım, cümleler olan kitapları her zaman severim.

Roman boyunca bana gerçekçi gelmeyen tek karakter kahvehane sahibi Uğur oldu, Foça'da ilk okul mezunu, kahvehane işleten bu 'abi' romanın bence en zayıf yönü...

Oldukça sevdiğim bir roman benim Güneş Çavması. Gül'e katıldığım tek bir nokta var sürekli şarkı isimleri olması biraz zorlama olmuş, liste yapsanız her iki romanda da en az yüzer şarkı ismi olur ki  bu sayı biraz fazla.

Ben okuyun derim, hem Foça'da gezmiş olursunuz, hem ön yargılarınıza hem de arkadaşlarınıza  göz atmış olursunuz ....

Hayatta insanın işleyebileceği en büyük suç mutlu olmamaktır.

Bu toplumda insanlar; yalan söylemeyi kendine yakıştıramaz ama korkularından gerçeği de söylemezler.

İnsanı bir şeyler mutlu etmez, insan mutlu olur, kendisi mutlu olur. 

Hayal vadeli hesaptır, gerçekleşen her hayal ise cebindeki paradır.


Ekim 15, 2018

Semerkant - Amin Maalouf

Dünyanın Güneşe Dönük En Güzel Yüzü - Semerkant


Seviyorum efendim, tarihi harmanyalan kitapları çok seviyorum. Amin Maalouf'u daha bir çok seviyorum. Hangi kitabını okursam okuyayım yıllardır  derslerde ezberletilen tarih bilgilerini neden ezberlemek yerine bu şekilde öğretilmediğine hayıflanıyorum. 2001 ' de okumuştum Semerkant'ı , 17 yıl sonra yeniden okudum, çünkü Fedailerin Kalesi Alamut'u okumaya başlayacaktım ki ; yorumlarda Semerkant ile aynı kişileri, aynı yılları anlatır ama iki kitap birbiri ile çelişir yorumlarını görünce bir kez daha daldım tarihin arka sokaklarına...






Semerkant yarı Fransız yarı Amerikalı Benjamin O. Lesage' ın batan Titanic' ten kurtulması ama elindeki değerli hazine Ömer Hayyam'ın Rubaiyat' ın sulara gömülmesi ile başlıyor. Ve Büyük Selçuklu Devleti devrine, Tuğrul ve Çağrı Beylere, Çağrı Beyin oğlu Alparslan'a ve onun oğlu Melikşah zamanına gidiyor.

 Tabi ki devrin en önemli astronumu, bilgini, şairi Ömer Hayyam ,bir kervansarayda tanıştığı Hasan Sabbah  ve Nizamülmülk romanının ilk yarısının en önemli kahramanları...  O sayfaları okurken gerçekten o kişilerin arasında gezdiğimi, sanki karşılıklı oturmuşum da sohbet ediyormuşum hissine kapıldığımı fark ettim. Ömer Hayyam' ın dörtlükleri ve gündelik yaşamını romanı öyle bir hale getirmiş ki elimden bırakmam mümkün olmadı. Ömer Hayyam'ın ölümüyle bu dev eser - Rubaiyat- farklı kişilerin eline geçer. Herkes hayal mi, gerçek mi bilinmeyen bu esere ulaşmak ister. Eseri elinde bulunduranlar ölüme yenik düştükçe eser de yeni sahibi ile başka yollara çıkar. 

 Romanın ikinci yarısı 1900 lerin başında İran ayaklanması sırasında geçiyor, bu muhteşem eserin peşine düşen Benjamin O. kendini savaşın ortasında bulup, aşık oluyor ve Rubaiyat' ı da eline alarak balayını geçirmek üzere Titanic'e biniyor ama ne yazık ki kaza elindekileri kaybetmesine sebep oluyor. Bu süreçte de İran' ın başından geçenleri ve yakın tarihi bir kez daha öğreniyoruz.

Romanın bu ikini yarısını ilk yarısı kadar hevesle okuyamasam da, Hsaan Sabbah, Ömer Hayyam ve Nizamülmül gibi muhteşem kahramanlar olmasa da 1900 lerde  gerçekten harikulade bir eser Semerkant

Titanic ile böyle bir eserin -kopyasının bile olsa- sulara gömüldüğünü hatırlamak içimi acıttı. Diğer  bir kopyası da bugün British Museum'da olan bu eser belki de bir şekilde ülkemizde sergilenebilirdi belki kimbilir...

Giriş kısmında da yazmıştım, tarihi ezberletmek yerine Büyük Selçuklu Devleti işlenirken bu kitap ödev olarak verilse hangi öğrenci Celali Takvim'in bu devride kullanıldığını ve takvimin yaratıcısının Hayyam olduğunu unutabilir ? Yada Alparslan ın bir suikast sonucu öldürüldüğünü ? Ya da Melikşah ı dokuz yaşında evlendiği eşinin yönlendirdiğini.

Ben yarın Fedailerin Kalesi Alamut'u okumaya başlıyorum. O kitabın yorumu ile birlikte aradaki farkları da yazarım ama siz hala okumadıysanız Semerkant'ı mutlaka okuyun..

Sevgiler
Sevim.

Ekim 12, 2018

Uzak Tepeler - Kazuo İshigro

Geçmişin İzi - Uzak Tepeler


Bir yazarı çok sevince ondan kopamadığımı, külliyatını tamamlamaya çalıştığımı artık blogumu okuyan herkes biliyor. Cengiz Aytmatov, Paul Auster ve tabi ki hiç tartışmasız Yaşar Kemal gibi... 2017 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü almasa Kazuo İshiguro bu listeme eklenmeyecekti. Ama iyi ki akademi bu ödülü bu muheteşem adama vermiş, iyi ki bu ismi tanımışım. Yazım üslubuna ve zekasına her okuduğum romanıyla biraz daha hayran oluyorum. Daha önce Günden Kalanlar ve Beni Asla Bırakma okuyup anlatmaya çalışmıştım. O yazılarıma da göz atmanızı tavsiye ederim.

Uzak Tepeler romanını okudum en son, kısacık bir roman yüz atmış sayfa ve yazarın ilk romanı 1982 de yazmış. Okuduğum diğer iki romanında İngiliz tarzı çok belli ediyordu kendini. Ama bu ilk romanın da tam bir Japon yazar gördüm. Japonya'yı, o halkın saygısını, zerafetini, kibarlığını her satırda hissettim. 





Uzak Tepeler en sevdiğim şekilde ; geçmiş ve bugün gelip gitmeleri arasında yazılmış. İngiltere'de yaşayan bayan Etsuko'nun büyük kızı Keiko , Londra'da yalnız yaşadığı evinde kendini asarak intihar etmiştir. Aradan bir süre geçince küçük kızı annesini ziyarete gelir , kızıyla geçirdiği bir kaç gün içinde bayan Etsuko geçmişe yolculuk yapar. İkinci dünya savaşı sonlarında Nagazaki'ye bomba atıldıktan bir süre sonraya gider. Kendini yeniden yaratmaya çalışan Japonya, Amerikan karşıtları ve hayranları ve hamilelik günlerinde bulur kendini. Apartmanlarının karşısındaki kulübede küçük kızı Mariko ile yaşayan Saçiko ile olan arkadaşlığı , birlikte yaptıkları geziler canlanır gözlerinin önünde...

Şimdi buraya kadar okuduğunuz yazıya yine içinizden ' eeee bu kadar mı ? '  demiş olabilirsiniz. Haklısınız kitabın son bir kaç  sayfasına kadar sadece yazarın yazım tarzını çok beğenerek okudum, çarpıcı hiç bir şey olmamıştı. Ama o sayfada okuduğum bir cümleyi sanırım dört yada beş kez okudum ben mi yanlış anlıyorum, çeviri yada basım hatası olabilir mi diye . İşte tam bu nokta kitabın sırrıymış aslında. Anladığım zaman yazarın dehasına hayran olmamam mümkün değildi. 

Yazar ne kadar umut vadettiğini  Uzak Tepeler ile göstermiş bence edebiyat dünyasına. Ve çok fazlasıyla  hakkettiği ödülü de 2017 de almış zaten

Kitabın 'sırrını' ne yazık ki pek çok site ve blog açıkça yazmış o yüzden benim siz önerim önce kitabı alıp okuyun, o sakin kitabın böyle muhteşem bir son ile bitmesine hayran olun bence

Bir sonbahar hafta sonu için şahane bir seçim bence

Sevgiler
Sevim,




Ekim 08, 2018

Türkü Söylüyor Otlar - Doris Lessing

Eşitlik Üzerine -  Türkü Söylüyor Otlar


İlk defa bu kadar uzun süre bloga yazamadım, çok büyük eksiklikmiş onu farkettim, ama inanın çok yoğundum. Bazı arkadaşlarım biliyor bu sene üniversite sınavına girmeyi düşünüyorum o yüzden biraz derslere baktım biraz da işlerim yoğundu derken bloga uğrayamadım.Ama işlerimi yoluna koyduğum ilk gün yazımı yazıyorum.

Yine bir Nobel Edebiyat Ödüllü yazar, üstelik bir kadın yazar Doris Lessing okudum. Lessing'in ilginç bir özelliği var Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan en yaşlı kişi, tam seksen sekiz yaşında bu ödülü almış, hayatta hiç bir şey için geç değildir tezinin en önemli örneği bence, insan çabalarının karşılığını bir şekilde mutlaka alıyor.  Lessing İngiliz asıllı ancak hayatının bir bölümünü Rodezya ( Zimbabve) de geçirmiş. Tani insan Güney Afrika 'da hayatını geçirince siyahilerin dramını çok daha derin hissedebiliyor, Lessing'de ilk romanı olan Türkü Söylüyor Otlar romanında 'siyah insanlara' 'beyaz insanların' davranışını anlatmış.



Roman, yaşadığı çiftlik evinde ölü bulunan Mary Turner'ın gazetede yer alan ölüm ilanı  ve onu öldürdüğünü itiraf eden zencinin tutuklanması ile başlıyor. Olaya el atan polise ifade verecek ilk kişi, Mary'nin kocası Dick'in aklını kaçırmış olması nedeniyle  çiftlik işlerine yardımcı olan genç çocuktur. Bütün gerçeği anlatmak ister ama ne polis ne çiftlik komşuları onu dinler. 

İşte roman Mary'nin çocukluğundan başlayarak öldüğü güne kadar olan hayatını işliyor. Sorunlu bir çocukluğu olan Mary ; anne babası ölünce özgür bir hayat sürmektedir, ancak tüm akranları evlenmesine rağmen o otuzu geçmiş ve hala bekadır. Bunun baskısı ile karşısına çıkan ilk erkek olan Dick ile evlenir, Dick oldukça fakir bir çiftçidir. Ve Mary kırsalda hiç bilmediği bir hayat ile karşılaşır, siyahi yerli uşak ve çiftlikte çalışan diğer siyahi yerliler. Bunlar ile olan mücadelesi ve onlara karşı olan nefreti hayatını daha da zorlaştırır. 

Okudukça, sayfaları çevirdikçe insanoğlunun ne kadar acımasız, ne kadar 'kötü' olduğunu görmek çok içimi acıttı. Her toplumda insanları ayırıyor, küçümsüyor  hem mutsuz edip, hem de mutsuz oluyoruz. O yüzden Türkü Söylüyor Otlar , her toplumun her yaş grubunun okuması, anlaması ve hazmetmesi gereken bir roman. Ön yargılarımızı kırıp, herkese eşit mesafede olmayı öğrenmedikçe mutlu olma, huzurlu olma şansımız yok çünkü...

Okuyun derim ben, hem muhteşem bir kadın yazar tanımış olursunuz hem de Mary Turner gibi davrandığınız anları keşfeder belki değişmek isterseniz

Sevgiler
Sevim...

Beş Sevim Apartmanı - Mine Söğüt

Akşam Bir Rüya Gördüm Bazı yazarlara geç rastladığım için üzgünüm. İsmini çok iyi bilmeme, gazeteci kimliğiyle tanımama rağmen romanlarını...