Mart 21, 2017

Ustam ve Ben - Elif Şafak


Osmanlı'da Bir Pencere


Ustam ve Ben ; Elif Şafak'ın 2013 yılında İngilizce olarak yazdığı romanı.. 470 sayfa.. Mor kapağı, kapağın üzerinde Sinan'ın eserleri ile süslü fili ile çok cezbedici.. Okuduğum 3. Elif Şafak romanı.. Diğer iki romana göre dikkatimi çeken en önemli nokta cümlelerin çok kısa olması sebebiyle daha kolay okunabilir olması.. İngilizce aslından çeviri olduğu için bu çevirmenin tercihimi yoksa Elif Şafak'ın mı  bilmiyorum ama ben çok daha fazla beğendim bu şekli..





Kitap; Kanuni, Selim ve 3. Murad zamanlarına tanıklık ediyor.. Kanuni zamanında Osmanlı'nın en şaaşalı zamanıdır, sarayın bahçesinde birbirinden renkli farklı, değişik hayvanlar vardır, bir gün bu saraya Hint şahının hediyesi beyaz fil Çota ile onun bakıcısı Cihan gelirler..

Saraydaki herkes Çota' ya hayran kalır, Cihan saray bahçesinde Mihrimah ile tanışır, ilk gördüğü an ona aşık olur ve Çota'nın saraya geliş hikayesi masal gibi anlatır ona ancak bir gün Hürrem'in gazabıyla Çota ve Cihan kendilerini harp meydanında bulurlar; çok zorlu geçen bugünler Cihan için bir dönüm noktasıdır.Çünkü Mimar Sinan ile bu savaş meydanında çalışıp onun çıraklarından biri olur.. Davut, Yusuf, Nikola ve Cihan ustalarının ölümüne değin hep yan yana , hem rakip, bir yoldaş olurlar birbirlerine..
Yıllar boyunca Süleymaniye Cami, Mihrimah Sultan Cami, Selmiye Cami ve rasathane  gibi muhteşem eserlere hep birlikte imza  atarlar.




Davut ile birlikte Roma' ya gidip Michalengelo ile bile tanışırlar..

Bu üç padişahın isteği üzerine bir çok yere muhteşem eser bırakan Sinan ve çıraklarının yaşadıkları, Sadrazam Sokullu, Mihrimah'ın kocası sevilmeyen Rüstem Paşa , bilime meraklı Copernic hayranı Takiyeddin ve hem filbaz hem çırak olan Cihan'ın gölgede kalmış karşılıksız aşkı var bu romanda..

Kendi adıma çok beğendiğimi söylemem lazım, ben mimarlığın yada inşaat yapmanın aslında meslekten çok ciddi bir sanat olduğuna inanırım hep, burada da ömrünün son gününe kadar çalışan Sinan'la bunu bir kez daha anladım.

Geçtiği zamanı da çok güzel anlatmış, sık sık keşke o dönemde yaşamış olabilseydim bile dedim..

Yazar romanın sonunda bir masal tadında bazı tarihi gerçeklerin tarihlerinde değişiklik yaptım diye belirttiği için, hatalı olan yerler beni hiç rahatsız etmedi. Hikaye çok sürükleyici bir tadla anlatılmış, tam durağanlaşıyor, inşaat yapımının detaylarında mesela ama o an öyle bir olay oluyor ki; - inşaata suikast gibi - devamını öğrenebilmek için kitabı elinizden bırakamıyorsunuz.

Hem çok güzel bilgiler alıyorsunuz, hemde altını çizecek çok fazla yer buluyorsunuz.. Osmanlı sarayına pencere açmak, büyük sanatçı Sinan'ı biraz daha tanımak, onun çalışkanlığından ve öğrenme aşkından feyz almak, masal tadında kaybolmak için okunması gerekli bir kitap...

Sinan'ın evinin ayrıntıları, Felak suresinin detaylı anlamı, sarayın ulağını eve mutlaka sağ ayakla alan kahya kadın ve Sinan'ın bitmek bilmeyen öğrenme aşkı, çalışkanlığı dikkatimi çeken noktalar oldu Ustam ve Ben de


Altını Çizdiklerim
*Etten kemikten yapılma suratları unutup,nefesten müteşekkil kelimeleri hatırlamak ne garip

*Keşke geçmişe bakıp diyebilsem ki ;öğrenmeye sevdalandığım kadar sevmeyi de öğrendim şu hayatta..


*Nedendir açılıvermemiz birdenbire hiç tanımadığımız bir insana? Nedendir dile getirmemiz daha evvel kimselere söylemediklerimizi, başkasına değil de tek ona.. Kalbimizi gümüş tepsi içinde ikram edercesine bir yabancıya göstermemizin sebebi nedir ?


*Hayatımızın bir haritası varsa şayet, yollarda değil yol ayrımlarında çizilmekte. İki şey arasında tercih yaptığımız o kısa kısacık anlarda.


*Aşk gibiydi okumak da.. Neden nasıl müptelası olduğunu bilen zaten gayet iyi bilirdi; bilmeyene de anlatamazdın bir türlü


*Ehl-i hüner üç kaynaktan beslenirdi; kitaplar, insanlar, yollar


*İster köle ister vezir, ister Müslüman ister kafir, gördüğün her insana hürmet etmelisin. Unutma ki dilencinin bile bir sarayı var 


*Aslında seçmediğimiz tercihler,sapmadığımız yollardı hayatlarımızı çizen


Sevgiler..

NOT: Selimiye cami fotoğrafı için m_abaci34 e teşekkür ederim.

Mart 19, 2017

Karıncanın Su İçtiği-Yaşar Kemal

Adada Hayat Şekilleniyor......

İlk kitaptan sonra biraz ara verdim, hem okumak, hem yazabilmek için.. Beni bu kadar etkileyen bir kitaba son yıllarda çok az rastladım çünkü.. O adadan gidenler ve o adaya gelenlerin yaşadığı o kadar içime işledi ki... Bazen belgesel programlarda rastlardım mübadeleye tabi tutulanlara, şimdi onları çok daha dikkatli izlemediğime  pişmanım sanırım ....
Yaşar Kemal'in muhteşem kalemiyle bunları okumak içimi sızlatmaya devam etti ikinci kitapta da





İlk kitap biterken cennet Karınca Adası beş kişilik nüfusa sahipti..

Yeni kitabımız Karıncanın Su İçtiği ;  bir Karadeniz balıkçı deyimi ile başlıyor ' Deniz o kadar durgun o kadar durgundu ki, karıncalar su içerdi... ' ..

Adada artık Poyraz Musa ve Vasili can dostu olmuş yaşamaya başlamıştı, Lena ise onlara analık yapıyordu, Kadir ile anası Melek 'te can yoldaşlarıydı. Adaya artık her gün teknelerle insanlar geliyor bazıları kalıp yerleşiyor bazıları hemen bazıları ise bir kaç gün sonra adadan kaçıyordu..
Zengin Hüsmen karısı ve kızları, bir çok kişinin zaman içinde esrarını çözmediği için korktuğu ufacık tefeci Nişancı Veli , Baytar Cemil, Musa Efendi ile üç kızı, -içlerinden biri güzeller güzeli Zehra- , dengebej (bizdeki aşıklar gibi dengebejler , geziyor, çalıyor, söylüyor) Uso ile karısı  adada yerleşenlerdir.
Bu arada adadaki bir çok yeri kendi çıkarına almaya uğraşan kasabalı Hacı Remzi, onlara canla başla yardım eden kasabanın en büyük satıcısı, yakın köylerden onlara yardım eden bazısı kör, bazısı bacaksız Çanakkale Savaşı gazileri de romanın diğer kahramanları olarak karşımıza çıkıyor.

Bu romandaki detayları anlatmaya kalksam blog sayfaları sanırım yetmez, çünkü o kadar usta bir kalem var ki karşımda, okurken karnım tok bile olsa tarhana çorbası içesim, kabak çiçeği dolması yiyesim geliyor, 'bahar yaz lüferi yiyince insanın içi tepeden tırnağa denize keser' sözüyle  gerçekten ızgara balık kokusunu, rengarenk menekşelerden bahsederken de çiçek kokusunu duyuyorum sanki..




Adada yokluk içinde, sürgünlük içinde de olsa aşk filizlenmeye de başlar, dostluklarda gelişir, hatta dostluktan da öte sanki.. Nişancı Veli bütün adaya balık tutar, Lena pişirir, hep birlikte yerler, adadaki çocuklara kasabadan renkli akide şekeri bile alırlar,

500 sayfa civarındaki bu romanı okurken, bu topraklar uğruna Çanakkale'de ölen , hatta künyeleri bile gelmesine rağmen oğullarını bekleyen anaları, yine bu topraklar uğruna kolunu, bacağını gözünü feda eden, Çerkez'in, Rum'un Türk'ün kardeşliğini ve bir anda mübadele diye gönderilenleri , savaş nedeniyle Anadolu'da yer değiştiren halkın adaya alışma çabasını gördüm..

Hep söylüyorum ben içinde tarih olan kitapları seviyorum, Yaşar Kemal seviyorum , hele ki Yaşar Kemal'den tarihi gerçekleri roman olarak okumayı daha da çok seviyorum..

Bence hepiniz okuyun, Karıncanın Su İçtiği  ni o adalara gidin, o insanların elinden kabak çiçeği dolması yiyn..
Kaz dağları, Ayvalık, Cunda, Edremit , Urla, Foça taraflarına gidince de bu evlerde kimler neler yaşadı diye düşüneceksiniz  eminim..



Sevgiyle...



Mart 15, 2017

Tek Kanatlı Bir Kuş- Yaşar Kemal

Anadolu' dan bir an - Tek Kanatlı Bir Kuş


Tek Kanatlı Bir Kuş, incecik , sıcacık bir öykü, bir roman ve yine Yaşar Kemal... İlle de Yaşar Kemal... Çok seviyorum tarzını.. Anadolu'nun Homeros' u diyorlar ya evet aynen öyle hani karşımda olsa diyorsun O anlatsa insanları ben dinlesem o söylese ben gezsem Toros'larda.... Dostoyevski nasıl hep Rus halkını, iç dünyalarını anlatırsa Yaşar Kemal'de Anadolu' yu , Anadolu'lu yu anlatıyor... Ama nasıl bir anlatma, nasıl eşsiz bir yorum....






Tek Kanatlı Bir Kuş  Üç günlük, çok zorlu, tıkış tıkış , kokulu bir tren yolculuğunun son noktasında başlıyor.. Posta müdürü Remzi Tavdemir ve güzel karısı Melek; Yokuşlu kasabasına tayin olur. Trenden inerler İstasyon şefi Laz Sadrettin beyin odasında burcu burcu kokan çaylarını içerlerken ; Sadrettin bey "sen " der , " sen Yokuşlu'ya gitme doğru Ankara'ya geri git , dağ kaymış kasabaya kimse yok orada "

 Remzi bey görev bilinci yüksek, kasaba kasaba gezmiş, emekliliği yaklaşmış posta müdürüdür, dinlemez , dengini toplar otobüse binerler,   Yokuşlu'ya gitmek üzere.. Melek hanım, Remzi bey, beyaz Pamuk kedileri ve ceviz sandıkları.




Kasabaya dönen yolda otobüs şöförü indirir onları... Beklemeye başlarlar cevizlerin altına çadır kurup...

Sonra başkaları gelir yanlarına korkusundan kasabaya gidemeyen, gecelerler o tepede.

Kısacık bir roman 72 sayfa ama o kısalıkta Anadolu insanını onun korkularını nasıl güzel anlatmış, bir memurun tayin korkusunu özellikle bir cümle var ki altını çizmek yetmez yaldızlı kalemle boyamak gerekir bence.


Tanışmadan görüşmeden bir insan bir ıssız ada gibidir. Tehlikelerle doludur.......


Anadolu insanını anlatıyor işte bu roman, yemeğini bölüşmesindeki cömertliğini, Anadolu kadınını anlatıyor bu roman hiç tanımadığı bir adama ceviz ağacı altında yolun ortasında kahve pişirmesini,  birlikteliği anlatıyor, tanımadan da yardım istenebileceğini, akıl verilebileceğini...


Yine çok beğendim, O insanlarla o tepede o geceyi onlarla geçirdim.... İyi ki bu ülkeden bir Yaşar Kemal geçmiş.

Bu romanın bendeki şarkısı Uzun İnce Bir Yoldayım....




Sevgiyle , kitapla kalın. Boşverin bu akşamki diziyi eve giderken bu kitabı alın başlayıp bitirin güzel uyuyun.

Sevgiler
Sevim

Mart 08, 2017

Doğunun Limanları- Amin Maalouf

Mis Gibi Tarih Kokusu



Bursa'da , İstanbul'da, Cunda'da yada başka bir Avrupa şehrinde dolaşırken; eski bir yapıya bakıp burada kimler yaşamıştı , neler yaşamıştı diye düşünürüm hep ve bundan dolayı da eski dönemlerde geçen kitapları okumayı daha çok severim. 'Bu olay gerçekten yaşanmış olabilir mi ? ' diye daha da merakla okurum kitabı.. Doğunun Limanları da işte tam böyle bir kitap.. Bir tarihi son derece sıcak samimi bir üslupla anlatıyor bize



İstanbul'da başlıyor roman sonraki durak ise Adana.. 6 Nisan 1909 da meydana gelen Ermeni olayları, Roman kahramanı İsyan'ın Ermeni annesi ile Türk babasının evlenme kararına vermesine sebep oluyor.. Ondan sonra gelen güzel Beyrut günleri.. Evet İsyan roman kahramanımız; zengin saygın bir ailenin oğlu, çok zeki. En iyi derece ile Fransa'ya tıp okumaya gidiyor İsyan.. 1940 larda 2, Dünya Savaşı'  nda Bakü takma adıyla isyanların lideri oluyor tıpkı adı gibi.. Ve o günlerde büyük aşkı Yahudi Clara ile tanışıyor.. Ve sonra Arap-İsrail savaşı patlak veriyor..... Roman dünyanın en güzel ülkelerinin birinde Fransa ' da son buluyor..




Doğunun Limanları  aslında bir savaş romanı, hatta bir kaç savaş.. ama savaşın romanı değil. Savaşın insan hayatlarını savurmasının, tüketmesinin romanı bence.. Bir insanın öyküsü bu roman, roman boyunca savaş hep var ama ön planda hep insan var. Onun hayalleri var, yaşam tutkusu var, aşkı var, ümitleri var , yıkılışları yeniden ayağa kalkışları var. Ama bir yerde işte o savaşın hüznü hep var, o hüznün içinde de hep aşk var

Amin Maalouf'u lise yıllarımdan beri hep severek okurum ve okurken hep düşündüğüm şey keşke yazarın yazdığı dilden (Fransızca) olarak okuyabilseydim, çevirmene ihtiyacım olmasa olmuştur. Bu kitabın çevirisi son derece iyi yapılmış.

Doğuyu, tarihi bu kadar iyi romanlaştırabilen yazar azdır kanımca. Tüm kitapları okunası bir yazardır, hem bilgilenmek hem o tasvirler ,hem de tarihte kaybolabilmek için ve o tarihin için de gezerken bitmeyen aşkların büyüsüne kapılmak için...

Ben çok severek , çok keyif alarak okudum 2 ay kadar önce... Okursanız pişman olmazsınız

Romandan altını çizdiğim bir kaç satırı da paylaşıyorum sizlerle

*Bir insan hayatının doğum ile başladığına emin misiniz ?
*İnsan ancak lambasının fitili bittiğinde ölür 
*Aşk , el değmemiş olarak kalabilir, heyecan da öyle. Aylar da geçse, yıllar da geçse ! Hayat bıkılacak kadar uzun değil 

Bu romanın şarkısı bence 'Aşk Bitti' Ezginin Günlüğünden....


Mart 04, 2017

Füreya - Ayşe Kulin

Kıymetini Bilmediğimiz Bir Sanatçı


Kendi adıma söylemeliyim ki; sevgililer günü, anneler, babalar günü gibi günleri pek önemsemem.. Ama son yıllarda ülkemizde yaşananlar sebebiyle kadınlar gününe karşı bu kadar duyarsız değilim.. Ezilen, her tür şiddeti gören, kendini geliştiremeyen kadınlara bir gün bile olsa güzel sözler söyleyebilmek mutlu ediyor beni… Kadınlar günü yaklaşmışken okuduğum ve yorumladığım son kitap muhteşem bir kadının hayat öyküsü oldu… Ayşe Kulin’ in kaleminden Füreya..

Elimdeki kitap ilk baskı ve  Ocak 2000 tarihli .. Tam 17 yıl önce okumuşum, 2 okumam daha da keyifli oldu..




Füreya Koral ; Türkiye’nin ilk kadın seramik sanatçısı.. 1910 da Büyükada ‘da gözlerini açar  dünyaya… Son derece varlıklı ve aristokrat bir ailenin torunudur Füreya.. Dedesi ve büyük amcası Osmanlı sarayına yakın kişilerdir. Ailenin tamamı sanatla iç içedir, neredeyse tamamı bir Fransız gibi Fransızca konuşmaktadır. Ancak; doğumundan hemen sonra gelen Balkan harbi yenilgisi, ve 1. Dünya Savaşı ailenin varlığını bir hayli küçültür ama görgü ve bilgisini asla …



5 yaşında kemana başlar 9 yaşında Atatürk’e keman çalar; o kadar etkilenir ki o mavi gözlerden aradan yıllar geçip dost olduklarında da kat kat artar hayranlığı.
Bursa’da yaşadıkları, Atatürk’le kadeh kaldırması, Paris’teki renkli günleri, sanatoryumda 40 yaşında evet tam 40 yaşında en büyük  aşkım dediği seramikle, toprakla, kille ilk tanışması ve süregelen yılları…

Nelerinden etkilendim bu kadının… Hayat için hep çabalamasından, ne ailesinin ne Bursa’lı kocasının servetine güvenmesinden, kendine hep değer katmasından,  kıymetli eşyaların ve mücevherin, yaşam içindeki değeri hiçtir, aslolan dostluk ve sanattır ' demesinden bugün varsan yarın yoksun, eğer bugün var olacaksan bir anlamı bir sevinci olmalı bu varolşun diye düşünmesinden, veremi atlatmak için gösterdiği çabadan, hayata hiç küsmemesinden ve 40 yaşında  bir çoğumuzun bu yaştan sonra olur mu diyeceğimiz bir yaşta hiç bilmediği bir sanat dalını kendi ruhuna göre keşfetmesinden, yalın süssüz zarafetinden ve 80 yaşında hala karizmatik olmasından…

Bu kadar muhteşem bir kadının hayatı o kadar güzel kitaplaştırılmış ki;  çok yalın bir dil var kitapta.. Akıcı güzel ve ince tasvirlerle de o ana gidip ya Füreya ile Büyükada’da köşkün bahçesinde geziyor,  ya Atatürk’ün sofrasına misafir oluyor, ya da Paris sokaklarında sergi geziyor buluyorsunuz kendinizi …

Hem bir roman hem de ciddi tarihi bilgiler içeren bir kitap Füreya’ yı okurken dayısı nam-ı değer Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı‘ nın hayatından kesitler de buluyorsunuz, Kılıç Ali’ li günlerde Atatürk ve Cumhuriyetin ilk yıllarına tanıklık ediyorsunuz… Ülkemizde böyle bir sanatçı yetiştiği için gurur duyuyorsunuz


Çok severek, çok etkilenerek okudum Füreya'yı.. Öncelikle tüm kadınlara -örnek olması açısından -tavsiye ediyorum..Keşke tüm kadınlar hayattaki bir amacı olsa ve bunu başarmak için sevincini hiç kaybetmese ....


Sevgiler
Sevim

Füreya Koral fotoğrafı için :http://www.istanbulkadinmuzesi.org/fureyya-koral


,


Mart 02, 2017

Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana-Yaşar Kemal

Merhaba;

Bu madem bir ilk kitap yorumu o zaman dev bir ismin kitabı olsun.. Ülkeminizin en büyük değerlerinden biri Yaşar Kemal ve onun en ünlü eserlerinden .. Bir Ada Hikayesi.. Aslında bu eser bir dörtleme
-Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana
-Karıncanın Su İçtiği
-Tanyeri Horozları
-Çıplak Deniz Çıplak Ada

Dörtlemenin ilk kitabı ile başladım ve okumakta bu kadar geç kaldığım için çok üzüldüm.. Beni bu kadar etkileyebileceğini tahmin etmiyordum doğrusu.. Rüyamda adaya gidecek kadar sarstı beni sanırım..



Yıl 1923, Yer Kazdağları’ na karşı Karınca Adası.. Babaları, dedeleri tüm ataları Türk topraklarında doğmuş olan 500.000 kadar Hıristiyan Rum bu topraklardan Yunanistan’a gönderilirken ; 1.000.000 kadar Müslüman Türk ise Türkiye ‘ye getirilmiştir.



İşte Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana mübadele ile boşaltılan bu küçük adada geçiyor.. 

Haber gelmiştir adadaki Rum'lar, çok kısa bir süre içinde gideceklerdir.. Tertemiz  evleri  gözleri gibi baktıkları bahçeleri,  meyve ağaçları , kilerleri sahipsiz kalacaktır, o gün gelir ve giderler bir kişi hariç.. Sadece Vasili gitmez Karınca Adasından.. Saklanır.. Gitmez çünkü aşkını beklemektedir. Daha küçücük bir çocukken söz vermiştir ona ‘ Amerika’ya gidiyorum ama döneceğim bekle beni…. ‘ demiştir sarı saçlı mavi gözlü küçük kız … Adada tek bir can yoldaşı vardır  balık ve zeytin yemeyi seven turuncu kedi.. 



Tanasi’nin dolu kileri ve denizde oynaşan balıklar sayesinde aç kalmayacaktır Vasili.. Yaşadığı savaş ruhunu tahrip etmiş, çok ölüm görmüştür, hem korkmaz hem yürür ölümün üzerine  


Poyraz Musa ; şeref madalyalı İstiklal Savaşı gazisi… Peşindeki kanlılarından kaçmaktadır.. Savaş bitip köyüne dönünce köyünü bomboş bulur ve arkadaşından duyduğu bu cennet adaya yerleşir, bir ev bir değirmen alır kendine… 
Adada bir gölge farketmekte ama bir türlü karşılaşmamaktadır.. Yalnız kalmak istemektedir. Ölüm olmasın istemektedir artık

Mübadillerin bindiği gemiden kaçarak geri dönen Lena gelir sonra adaya…Onun da tek isteği vardır gözlerini açtığı bu ada da gözlerini kapamak….

Henüz ada da üç kişi yaşamakta , birde onlara katılmak üzere balıkçi Kadir ve annesi Melek yola çıkmıştır ama adanın üç sakininin gelenlerden haberi yoktur


Romanı okurken  savaşının yıkıcılığını, aslında dünya insanlarının kardeş olduğunu hissediyorsunuz. Yaşar Kemalin o eşsiz tasvirleri ile gözünüzün önünden cerenler geçiyor, çiçeklerin kokusu hep burunuzda oluyor, çarşaf gibi üzerinde güneş ışıkları oynaşan Ege denizine karşı rakı içme isteğinde buluyorsunuz kendinizi…

Kitabın adı ise  Allahuekber dağlarında donmaktan kutulan küçük bir biriğine katlan halktan insanlarla Fırat suyuna atılan Yezidiler’den geliyor

İkinci kitap eklenecek yeni kahramanlarla şekillenecek sanırım, en kısa zamanda onun yorumunda görüşmek üzere

Bir de küçük not bu romanın üzerine Haris Alexiu dan Herşeyi Yak dinleyin iyi gidiyor...

Beş Sevim Apartmanı - Mine Söğüt

Akşam Bir Rüya Gördüm Bazı yazarlara geç rastladığım için üzgünüm. İsmini çok iyi bilmeme, gazeteci kimliğiyle tanımama rağmen romanlarını...