Mayıs 27, 2018

Meyyale - Hıfzı Topuz

Saraydan Kalan Hatıralar


Meyyale,  hukukçu, gazeteci Hıfzı Topuz'un anneannesinin annesi.. Yazar için bir aile biyografisi yani .  Uzun zamandır kitaplığımdaydı. Sevgili Gül Akça son yazısında bahsedince hemen okumaya karar verdim.

Bu kitapta Meyyale'nin, yaşadıklarının tarihsel bilgiler ile harmanlanmış bir bütünü. Ne tam bir roman ne de tam bir tarih romanı. Okurken çok keyif aldığım gibi , en son lisede öğrendiğim tarihi bilgilerimi de tazelemiş oldum aslında. 






Abdülmecit tahtta iken, kardeşi Abdülaziz, yasak olmasına rağmen bir çocuk sahibi olur. Bu çocuğun Abdülaziz tahta geçene kadar sarayda saklanması gerekmektedir, ama bir çocuk için yalnız büyümek işkence gibi olacağından, Abdülaziz'in annesi Pertevniyal Sultan  saraya gizlice  iki kız çocuğunu alır ve büyütür. Meyyale ve Çeşmidil... Abdülmecit'in zatürreden ölüp  tahta Abdülaziz çıkınca kızların gizliliği de ortadan kalkar ve saray adetlerine göre yetiştirilirler.

İlk evliliğinde mutlu olamayan Meyyale, ikinci evliliğini sarayda görevli Hasan Hilmi  paşa ile yapar ve köşkten ayrılıp kendi hayatını kurar. Bu yıllarda Abdülaziz tahtan indirilir ve yerine sırayla Abdülmecit'in oğulları geçerler V. Murat, Abdülhamid, Mehmet Reşad ve Vahdettin.. Yani Osmanlının son dört padişahı...





İşte bu kitap tamda bu son beş padişah zamanını , saray içi entrikaları, büyük yolsuzlukları, har vurup harman savrulan paraları anlatıyor. Koskoca imparatorluğun nasıl çöktüğünü bir kez daha anlıyoruz.

Benim en çok ilgimi çeken bölümlerden biri son harem ağası Hayrettin beyin anıları oldu. Çok küçük yaşta kaçırılan, ailelerinden kopartılan, hadım edilen bu çocuklar saraydaki cariyelerin başlarında, padişahların yanlarında yer almışlar.

En çok içimi acıtan bölüm ise, haremdeki kızlar. Bazıları zorla, bazıları ise ailelerinin paraya olan ihtiyacı yüzünden saraya alınmış. Küçücük yaşta harem dairesine kapatılan bu kızların tek hayali padişahın bir gece yatağına girebilmek ve hamile kalabilmek. Hele ki bebek erkek olursa, şehzade annesi hatta valide sultan olabilmek. Allahım ne korkunç bir işkence bu. Sadece o bir gece için birbirleriyle rekabet hatta savaş içinde olan bu  bu 50 -60 belki daha da fazla olan kızın  hayatını anlatacak kelime yok aslında.




Bilgilerimizi tazelemek, tarih sayfalarında gezmek için okunması gereken bir kitap bence... Tek bir sorun var bir satır -di li geçmiş zaman bir satır  - miş li geçmiş zaman ile yazılmış bu okumayı biraz zorlaştırıyor, anlam bütünlüğü bozuluyor. 

Okul zamanlarında öğrendiğimiz ama görevlerinin ne olduğunu unuttuğum bir kaç saray görevlisinin adını ve açıklamasını da yazayım size, kimbilir belki bir gün bir yerde lazım olur (Malumatfuruşluk bunu gerektirir bence )

Mabeyinci :Padişahın dış işlerini yapan kişi
Serasker:    Sadrazam olmadan ordu kumandanı olan kişi
Hazinedar: Haremdeki cariyelerin yetişmesinden sorumlu olan kadın 

Sevgiler
Sevim 



Mayıs 26, 2018

MİM- NE YAZARIM / NE YAZMAM-YAZAMAM

SEVİMLİ KİTAPLAR NE YAZAR NE YAZAMAZ


 Kimsecikler beni mimlemese de yapacağım diyordum ama sevgili mahalle komşum Melissa beni mimlemiş, mesaj yazdı heyy Sevim mimledim seni diye ama ben ilk defa bir mimi yapmakta geciktim. Aslında üzerinde biraz düşünmek istediğim için oldu bu. Son zamanlarda blogumda bazı değişiklikler yapmak istediğim için tam bana göre bir mim aslında.



Biliyorsunuz ben sadece kitaplar üzerine yazıyorum. Tam olarak konu anlatımı yapmadan biraz kitaptan, biraz yazardan, biraz çeviriden biraz da benim hissettiklerimden bahsederek , karşımdaki arkadaşıma anlatır gibi yazıyorum son okuduğum kitabı. Çok uzun yazmıyorum, Google uzun yazıları ön plana çıkartıp, üst sıralarda yer almasını sağlıyormuş ama ben yazımın kimseyi bunaltmamasından yanayım bu yüzden daha kolay okunabilir boyutta yazmayı seviyorum .Ve bu kitaplar hakkında yazılan  blogları bayıla bayıla okurum. 

Son bir yıldır azaltsam da iyi bir gezginimdir, gezi konusunda çok rahat yazabilirim. Bloguma yazmasam da gezilerde çantamdan eksik olmayan, görenlerin -aaa defter mi tutuyorsun- dediği notlarımın bulunduğu bir defterim var, belki oradan notlar yazarım bir gün size... Gezi bloglarını da keyifle okuyorum .

Güncel olayların iyi takipçisiyimdir. Ülkede, dünyada ne olup bittiğini bilirim. Gazetenin bir köşesinde miniminnacık çıkmış bir haber konusunda bile genelde bilgim vardır. Lisede de, üniversitede de, çalışma hayatım boyunca da hep böyleydim ama . Yani bu konularda da asında yazabilirim. Yakında sevimli kitaplarda bu tür yazılar görebilirsiniz belki.




Gelelim neler yazmam ve yazamam kısmına; evet bu konu benim için yazmam ve yazamam olarak ayrılıyor, çünkü yazabilecek olduğum halde siyaset konusunda yazmam. Özellikle tam da şu sırada ülkemizde seçim ortamı varken, siyasal ortam bu kadar hareketliyken keyif almak için kullandığım blogumda bu tür bir yazı yazmam.

Uzmanlık  bilgisi gerektirdiğine inandığım; beslenme ve diyet, çocuk gelişimi, anne çocuk ilişkileri, bilim ve teknoloji konularında ise yazamam. Çünkü bu konular eğitim, üzerinde ciddi araştırma ve okuma ve tecrübe gerektiriyor. Bu konularda süper yazılar yazan arkadaşlarım var keyifle okuyorum onları. Berlin'in çocuklarıyla yaptığı aktivitelere hayranım mesela

Filmler ve diziler konusunda da yazamam. Çünkü inanılmaz iyi bir hafızam olmasına rağmen bu konuda hafızam duruyor. Ne kadar beğenirsem beğeneyim çoğu filmin sonunu ya çok az hatırlarım ya da hiç hatırlamam hele ki başrol oyuncusu bu filmden önce nerede oynadı ? oradaki oyunculuğu nasıldır ? diye sorsanız başka bir dil konuşuyormuşsunuz gibi bakabilirim yüzünüze. Dizilerde de sürekli takip edememe gibi bir sorunum var ne yazık ki. Her hafta bir bölüm beklemek yerine sezon bitince tüm sezonu bir hafta sonu oturup izlemeyi tercih ederim mesela.. İşte bu yüzden bu konuda da yazamam ama  blogunda dizi ve film tavsiyelerini yazanları okur, not alıp izlerim

Kozmetik , makyaj ve moda konusunda da herkesin kendini nasıl mutlu hissediyorsa öyle giyinmesi , makyaj yapması yada yapmaması daha doğru diye düşündüğüm için yazamam ama bu tür blogları okumaya bayılırım. Hatta tavsiye edilen ürünleri not alır bir daha ki kozmetik alışverişimde incelerim ama yazmak benim için imkansız 

İlk satırlarda da dediğim gibi ara ara sevimli kitaplarda yazabileceğim konularda bir kaç yazı göreceksiniz bundan sonra umarım keyifle okursunuz

Sevgiler

Sevim

Mayıs 24, 2018

MİM- ORTAK ÖYKÜ

MAHALLEMİZİN ÖYKÜSÜ...



Sonunda sıra bana geldi. Sürpriz olması ise en güzeli, çünkü Öykü'nün Öyküsü olarak başlayan öykü o kadar farklı yerlerde ki artık ..Artık Irmak var hayatımızda

Şimdi bugüne kadar okumayan varsa - yoktur biliyorum ama- sevgili Berlin'de tamamı var işte hemen burada bir tık tık   Buraya kadar okudunuz değil mi evet buradan sonra beni MİM leyen Ayna Hikayesinin bölümü bir tık tık da buna ..



Bahçenin ışıkları yüzüme vuruyordu.Attığım her adımda dizlerimin bağı çözülüyor, düşecek gibi oluyordum. Selim'in elini daha çok sıkıyordum bu yüzden de .  Elini tuttuğum adam bana o muhteşem sözü hatırlatıyordu  'Sevgi neydi, sevgi iyilikti, sevgi dostluktu, sevgi emekti ' Evet ona aşık değildim biliyorum ama ona sonsuz güveniyordum . Yanında bana hiç bir şey olmaz. Selim beni her şeyden korur diye düşünüyordum .

Kocamın ani ölümünden sonra, o zor günleri atlatırken hep yanımda olan , bana ' oğlun için dayan' diyen  onun en yakın arkadaşına ,aşık olmuştum , aşkından yanmıştım belki de.  Gözüm ondan başkasını görmüyordu ,hatta Çağın'ı bile ihmal ediyordum onun için .O zamanlar dünyanın en yakışıklı adamıydı benim için. Uzun saçlarını sımsıkı toplar, insanlara biraz tepeden bakar, çok da fazla önemsemezdi çevresindekileri Alp. Kocamla ilkokulu, orta okulu hatta liseyi yan yana sıralarda Karadeniz'in o küçük ilçesinde okumuşlar, birlikte üniversite için İstanbul'lu olmuşlardı. Alp inşaat mühendisiliği, Çağın'ın babası mimarlık okumuş her şeyi birlikte yaşamışlardı .

Sevgililiğimiz, kısa süren nişanlılığımız ve daha da kısa süren evlilik hayatımız boyunca hep 4 kişiydik. Ben, Çağın'ın babası, Alp ve onun sık sık değişen sevgilileri. Ne buluyorlardı bu kadınlar bu adamda, ukalanın önde gideni derdim içimden. Nikah şahidimizdi bizim. Sonra, sonra o korkunç gün 'ofisten şimdi çıkıyorum 15 dakikaya evdeyim 'diye beni arayan kocam  eve hiç gelemedi. Kırmızı ışıkta durmayan bir sürücü yüzünden ve Çağın babasını hiç tanımadı.

Günlerce kimseyle konuşmadım, yemedim, içmedim sadece Alp in dizine yatıp ağladım. Günler haftalar geçtikçe Alp olmadan nefes alamıyordum. O gündüz ofise gidiyor, akşam elinde yiyecekler, Çağın için ufak hediyeler ile yeni taşındığım daireye geliyor, çoğu gece kanepede uyuyup kalıyordu. Bir süre sonra kalbimde de tenimde de sadece o vardı. Yeniden mutluydum, yeniden gözlerim ışıldıyordu. En çok bu ışıltıyı seviyordu o da. İlişkimizi saklıyorduk herkesten. Utanıyorduk sanki..

Bir yılı geçmişti ilişkimiz ve hamileydim. Çığlıklar atarak boynuna sarıldığımda aşık olduğum adam dondu kaldı. Ben evlenelim demesini beklerken, 4 kişilik aile hayalleri kurarken o

-Aldıralım bebeği Irmak    dedi,

Şaşırmış, yıkılmış bir kez daha tükenmiştim. Kocamın ölümünden sonra daha büyük bir acı olmaz derken var olduğunu görmüştüm. Bir kaç gün sonra gelip Kanada' ya gideceğini söyleyen sevgilimin ardından, soğuk bir hastane odasında minik bebeğimle vedalaşmıştım.

İşte o adam karşımdaydı. Boynumda bana aldığı kolye ile sahneye yürürken tüm bunlar film şeridi gibi geçti gözümün önünden.

Mikrofonu elime aldım.

Hoşgeldiniz, benim koca adam olan oğlumun doğum gününe ve nişanımıza diye sevinçle haykırdım.
Selim'le , canım dostumla evleniyoruz . 13 Aralık'ta nikahımız var dediğimde Selim'de şaşkınlık içindeydi . 6 ay içinde evleneceğimizi o da beklemiyordu sanki . 13 Aralık ... Alp'in doğum günü..  Ona vereceğim en güzel doğum günü hediyesi olacaktı işte..





Melissa sıra sende..

Mayıs 21, 2018

Gazap Üzümleri - John Steinbeck

Yollara Doğru


Amerikan Edebiyatını biraz daha az sevmeme rağmen John Steinbeck okumayı severim. Sardalye Sokağında başarısız olsam bile Fareler ve İnsanlar ile İnci okuğumda çok etkilendiğim kitapları. George ve Lennie yi kolay kolay kimsenin unutabileceğini sanmıyorum.
Bir kaç blog mahallesi komşum Gazap Üzümleri' ni oku deyince 25 yıldır kütüphanemde duran klasiği elime aldım.

Romanın kendisinden önce satın alma hikayemi paylaşmak istiyorum sizlerle, çünkü genç komşularım için kahkaha konusu olurken yaşımın yakın oldukları nostalji yapacaklar.
Efendim  diyorum ya 25 sene öncesi , 1993 o zamanlar bırakın internetten kitap alışverişini  , internetin kendisi daha yok , avm ler yok dolayısıyla zincir kitapçılar da yok. Bu nedenle bulunduğunuz şehirde ya sahafa yada kitapçıya giderek alıyoruz kitapları ve ne kadar para isterlerse ödüyoruz çünkü alternatifi yok. Fuarlar işte tam da bu yüzden bizim gibi üniveriste öğrencileri için nimet , çünkü kitap çok ve bir parça daha ucuz. Bizde en yakın her zaman ki gibi bir kaç derse girmemenin zararı olmayacağını düşünerek  Bursa kitap fuarına gittik. Amacımız bir kaç kitap almak, -cebimizde harçlıklardan ne kadar paramız kaldıysa - çünkü o zaman daha kredi kartı da yok :) Standlar arasında gezerken gözümüz klasiklerde kaldı ama 20 25 kitaplık bütçe nerde bizde, tabi 'alamayız tüh falan ' diye düşünüyoruz ki, satıcı olan arkadaş dedi ki 'taksit yapalım' . Bize ? Bizim gibi tek geçim kaynağı baba harçlığı olan ve henü 18 yaşındaki iki öğrenciye... Yüzümüzde bunlar nasılsa öder borç bırakmazlar ifadesi var demekki . İkimizde Morpa Yayınları olan klasikler setimizi alıp, her ay posta çeki ile ödeme yaparak , taksitli alışverişimizden alnımızın akı ile kurtulduk. Kendi başıma attığım ilk senet imzam ve ilk borcum olması nedeniyle değeri ve anlamı büyüktür bu kitabın bende...

Romanı elime aldığımda iyi olduğundan adım kadar emindim ama bu kadar da iyi olabilceğini beklemiuotdum. Neredeyse tamamını gözlerim dolu, kalbim buruk okudum. Tom Joad şartlı tahliye ile 4 yıl sonra hapisten salınıverilip ailesinin yanına döndüğünde , evlerinin yıkılmış , yaşadığı köyün terk dilmiş olduğun görüyor ve amcasının yanındaa verimli topraklara doğru yola çıkan ailesi ile birlikte elden düşme kamyonda onlarla çıkıyor. Dede, nine, anne , baba, ağabaey Noah, hamile kızkardeşi Rosasharn ve kocası, erkek kardeşi Al, küçükler Ruthie, Winfield , yolda karşılaştıkları papaz, amca ve köpekleri ile birlikte..

 Amerikadaki büyük buhranı atlatmanın tek yolu, başka yerlerde iş bulmak, iş için en uzak eyalete gitmeyi bile göze almak..

Yolda yaşadıkları her kayıp, her açlık, her sarsıntı içime işledi. 1939 da yazılan eser Pılitzer Ödülü sahibi. Yazar 1962 de ise sempatik mizahın ve sosyal kesin algının kombinasyonu, gerçekçi ve yaratıcı yazıları için Nobel Edebiyat Ödülü almaya hak kazanmış. Hemen akabind filme uyarlanan roman için, uyarlandığı eserden  daha üstün olan nadir Hollywood filmlerinden denmektedir.




Romanı elinize aldığınızda yarım bırakmanız , mola verdiğinizde Tom kavgaya karışacak mı , nine ölecek mi, Rosasharn doğum yapacak mı , iş bulacak mı, bu gece tok yatacaklar mı diye düşünmemeniz ise gerçeten mümkün değil.

Çok sarsıcı, çok çarpıcı kesinlikle okunmaaı gereken bir klasik..
Gelelim çevirisine ... Sosyal medya hesabımda takipleştiğim arkadaşlarım biliyorlar Tom Joad, kardeşi Al a inşallah ve bir süre sonra da Allahın dağında dedi... Bunları göz ardı edersek kötü bir çeviri değildi, en azından süslü cümleler, gereksiz tanımlamalar yoktu. Ama tabiki tavsiyem yeni bir baskıdan kitabı okumanız ama illa ki okumanız..



Birde son olarak hayat felsefesi yapılacak bir söz bırakayım buraya romandan

Mutlu ve aydınlık bir hayat yaşamış olanlar ölümden zerre kadar korkmazken, kötü bir kalbi olanlar, hain ve yalnız olanlar ile hayal kırıklığına uğramış olanların ödü kopar.

Sevgiler...
Sevim

Mayıs 17, 2018

Tom Sawyer'ın Maceraları - Mark Twain

Çocuk Kalbiyle Macera 

Okuduğum kitaplar beni yorduğunda, yada kendimi genel olarak yorgun hissettiğimde ülkemizde çocuk kitabı raflarında duran, aslında hiç öyle olmayan kitapları okumaya başladım bir süredir. İçlerinde ki bu kadar da olmaz artık duygusu çok hoşuma gidiyor, gülümsüyorum, kafam rahatlıyor adeta...

Bu sefer ki seçimim aslında kısmi kısmi birçok yerini hatırladığım Tom' un bir kaç ay içinde yaşadıklarını okumak oldu. Kitap bittikten sonra yaptığım araştırmalarda ise çok ilginç bir bilgiye rastladım. Tom Sawyer'ın maceraları daktilo ile yazılan ilk romanmış, hatta markası bile belli daktilonın Remington.  1876 da yayınlanan roman Mark Twain' in en bilinen eseri. Çizgi filmi de yapılan bu film pek çok defa sinema filmi olarak da uyarlanmış.



Tom ; Mississippi' de teyzesi Polly , Sid ve Marry ile birlikte yaşamaktadır. Yıkanmaktan, okuldan, kiliseye gitmekten hiç hoşanmayan bir çocuktur  ve okuldan en yakın arkadaşı Joe Harper' dır. Bu ikilinin korsanlık maceralarına eşlik eden bir arkadaşları daha vardır ki Tom kadar iyi tanıdığımız Huckleberry Finn...  Yaşadıkları kasabada hiç sevilmeyen, sokaklarda yaşayan, hırpani kılıklı Huck ve Tom bir gece bir cinayete tanıklık edince gerçek katili ele verip vermemek, dürüstlük, yakalanıp öldürülmek korkusu arasında gidip gelirler. Ve işte bu süreçten Tom güzeller güzeli Becky' e aşık olur. İlk aşkın yarattığı kıskançlık, yüz vermeme, kaybetme korkusu gibi duygular içinde ki Tom korsanlık maceralarından, define avcılığından hiç vazgeçmez.

Kitabın en iyi bölümlerinden biri pek çoğunuzun hatırlayacağı  Tom' un çit boyama cezasını, hediyeler alarak arkadaşlarına sattığı kısımdı. Burada Tom un çıkardığı ders ise muhteşem. Çalışmayı mecburiyet gibi değil, oyun gibi düşünmeliyiz...




Toplumsal ve ekonomik sınıf farklılıkları, evlerdeki zenci köleler, dine bakış açısı ve Tom' un batıl inançları ile o günün Amerika'sını da anlatmış Twain. Yasakları sevmeyen Tom un küfür etmeme, tütün içmeme yemininden sonra farkettiği bir şeyi yapmayacağına yemin ettirmek, insanın tam da o şeyi yapmak istemesini sağlamanın en kesin yoludur. Sonucuna ise bayıldım. Yasaklar her zaman, her yaşta  herkes için cazip işte...

Her yaştan herksin keyfile okuyabileceği bir kitap Tom Sawyer ın Maceralrı... Çeviri ise muhteşem olmuş. Bir iki gün önce yazdığım yazının doğruluğuna bir kez daha inandım çünkü çevirmen Bülent Doğan , İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. İngilizceyi bildiği kadar edebiyat bilgisine sahip olunca böyle keyifle okunan bir çeviri yapmış bence..

Evde geçirmeyi planladığınız bir hafta sonu, bir tatil kaçamağı, uzun bir uçak yolculuğunda size keyifle eşlik edecek bir roman okuyun, hatta çocuklarınızla birlikte okuyun gülün , eğlenin sizde Tom ile birlikte..

Sevgiler
Sevim

2. Fotoğraf için kaynak: Pinterest

Mayıs 15, 2018

ÇEVİRİ

Çevirmek mi Yeniden Yazmak mı ?


Madem bir kitap blogu sahibiyim, madem çok okuyorum ve ne yazık ki başka bir dili o dilde okuyacak kadar iyi bilmiyorum, o yüzden çeviriler ile ilgili düşündüklerimi yazmak istedim bugün.




Sosyal  medya hesabımda geçen hafta paylaşmıştım bir çeviri örneğini. Jules Verne ' olmayacak duaya amin demenin yararı olmadığından ' dedirtmiş bir kahramanına... Yani tabiki Fransız usta  bu deyimi bilmediği için böyle yazmamıştır orjinal metinde ama çevirmen yazarın böyle demek istemiş olabileceğini farzettiği için biz de bu şekilde okumak zorunda kalıyoruz.

Yine aynı kitapta bir paragrafta arka arkaya geçen kelimeleri de buraya aktarayım : mizana gabya yelkeni,  grandi babafingosu, trinkata ve kotra flok, uskuna... Jules Verne - aslında öyle olmasa bile - ülkemizde çocuk kitapları yazarı olarak tanınıyor; aranızda sözlüksüz bunları anlayabilecek çocuk yada büyük var mı çok merak ettim doğrusu.

Aynı kitaptaki en güzel örneği sona sakladım. Okumaya dayanabildiğim 70 sayfa içinde hep yeni bir kelime var. FANTAZMATİK.... Tabi ki böyle bir kelime dilimizde yok. Çevirmenin ' imgeleminin ' ürünü...

Yıllarca Stefaz Zweig okumama da yine bir çevirmen sebep oldu. İlk elime aldığım kitabında yine okumayı zorlaştıran aslında çok daha fazla kullanılan ve anlaşılan hali varken sanırım daha süslü dursun diye seçilen kelimeler vardı. En net aklımda kalanı TİRAN...

Bir kaç ay önce okduğum Martin Eden çevirisi de ne yazık ki çok kötüydü ve kitaptan tat almama engel oldu. Çevirmen ; imgelem, faydacıl, ayırtına varmak, duyumsamak, muştulamak, duyarlık, düşlem, irliktiriz gibi kelimeler ile kitabı okunmaz hale getirmeyi başarmıştı.

Bu ve buna benzer örnekleri görünce çevirmenlerin yazarları sanki biraz kıskandığı esere kendilerinden birşeyler ilave etmek istediğini düşünmeye başladım. Biraz ilginç gözükmek, yada ben neler biliyorum bakın diye göstermek için bir çaba içindeler sanki. Yoksa o çevirmen de günlük hayatında bir arkadaşına ' sana bir MUŞTUM var ' demiyordur herhalde.

Benim için çevirmen o metni çevirir. Yazarın kendi dilinde ifade ettiği şeyi bizim dilimizde en kolay okunabilecek, anlaşılabilecek şekilde aktarmalıdır. Hiç kimsenin kullanmadığı sözcükleri değil, dilimizde yaygın kullanılan karşılığını kullanarak yapar çevirisini. Muhteşem bir sanat eserine ilaveten sanat katmak gibi bir görevi yoktur, hatta bunu söylemem ne kadar doğru bilmiyorum ama Jack London' a, Stefan Zweig'e yada Dostoyevski'ye birşeyler ilave etme haddi de yoktur. Dünyanın en büyük sanatçısının demediği bir şeyi dediğini hayal etmek bence o yazarlara saygısızlıktır.

İşini hakkı ile yapan muhteşem çevirmenler de var ülkemizde onlara saygım sonsuz. Bir yazımda bahsetmiştim, burada tam sırasıyken yeniden hatırlatayım. Rusça çevirisi olan bir romanda sık sık Fransızca kelimeler orjinal dilinde bırakılmış, altta yada kitap sonunda dipnot olarak Türkçeleri yazılmıştı. Neden böyle olduğunu çok merak edip çevirmene sosyal medya hesabı üzerinden ulaşıp sordum. Verdiği cevaba gerçekten hayran oldum. 'Dostoyevski yada  Tosltoy orjinal metni  yazarken o şekilde yazmayı uygun bulmuş, yazarın seçimene saygı ve uygunluk nedeniyle bu şekilde tercih ediyoruz yayınevi olarak' .

İşte benim de istediğim bu ... Ben ' Allah müstehakını versin ' diyen Raskolnikov, ' inşallah ' diyen Lennie Small , ' sağlığınıza duacıyım ' diyen Dorian Gray, ' iti an çomağı hazırla' diyen Quasimodo, ' eşeğin aklına karpuz kabuğu kaçırma' diyen bir Mr. Darcy okumak istemiyorum.  Jules Verne' nin kahramanı olmayacak duaya amin diyor  madem , yukarıda adı geçen ünlü kahramanlar da bizim atasözü ve deyimlerimizi her an kullanabilirler diye korkuyorum. Kahramanlar da müjde desin, hayal gücü desin, hissetmek desin istiyorum. Çok mu şey istiyorum?

Sevgiler
Sevim

Mayıs 13, 2018

Benim Sinemalarım- Füruzan

Göremediğimiz İnsalar

Bu okuduğum ilk Füruzan romanı dediğimde ayıp etmiş olacağım biliyorum ama öyle. Sevgili Zeynep (incirli kurabiye) iş yerime ziyaretime gelirken hediye getirmiş hiç okumadım dediğim için bu güzel öykü kitabını...

Füruzan öykülerin kadını  Wikipedia'da  küçük insanları anlatır demiş hakkında. Süper bir tespit gerçekten. 6 öyküden oluşuyor Benim Sinemalarım. Aynı adı taşıyan öyküden hariç 5 öykü daha var  ve hepsi benim başlıkta da yazdığım gibi göremediğimiz, görmezden geldiğimiz, ezilmiş, yıkık biraz küçük kalmış insanlar... Hayalleri büyük olsa da bu hayalleri gerçekleştiremeyecek kadar gerilerde kalmış, küçülmüş insanlar...



Benim Sinemalarım; kitaba adını veren öykü. Yönetmenliğini Füruzan'ın  yaptığı çalışma ile filme de alınmış. Başrolü Hülya Avşar oynamış, ismi yabancı gelmedi ama izlememiştim filmi... Öykünün kahramanı 16 yaşındaki Nesibe. Ortadan perde ile bölünmüş bir odada işsiz babası ve anası ile yaşıyor. Ailenin geçimi neredeyse onda. Her hafta haftalığım arttı diyor evdekilere fazla para götürdüğü için, ses çıkarmıyorlar. Oysa asla haftalığı artmıyor, yapmaması gereken şeyleri yapıp para getiriyor eve Nesibe. Bir Cumartesi eve geç gelince, babası öldüresiye dövüyor buna dayanamayan kız evden kaçıyor bilinmez sokaklara gidiyor. Hala var mıdır bilmiyorum izlediği filmlerdeki oyuncuların hayatına özenen genç kızlar, delikanlılar ama Nesibe onlardan... Sürekli sinema izliyor ve hayatı o filmlerdeki gibi sanıyor biraz...
Filme de şöyle bir hızlı çekimde baktım. O tarihte 30 yaşında olan Hülya Avşar 16 yaşındaki başrol için hiç olmamış bence...

Temizlik Kolu ; minik Hediye'nin, ninesinin, yengesinin hikayesi. Memleketinde güngörmüş nine İstanbul'da yaşadığı bu fakir hayata, yaşlandığına isyan etmekte. Öğretmeninin de hep temizlik kolu yaptığı, çöpleri toplattığı torununun dik durması için ona öğütler vermekte. Yine bir göz odada yaşayan bu temiz insanlar, büyük hayallerini gömdükleri İstanbul'un altından olmayan taşına toprağına tutunmaya çalışıyorlar bir şekilde...
En sevdiğim öykü bu oldu kitapta...

Seyyid ; kara gözleri hep gülen, okuma yazma bilmese de hesaba aklı erken çaycı Seyyid. Ağabeyi Almanya yolcusu olunca koca İstanbul'da anası ile bir başına kalmaktan çok korkan Seyyid...
Çok canlı anlattığı için Seyyid'i yıllar önce şubemizin yanındaki çay ocağında çalışan ufaklığı anımsadım bu öyküde..

Bir Evin Dıştan Görünüşü ; Mutsuz bir karı kocanın hem gençliği hem bugünü.. Birbirine bu kadar zıt iki kişi nasıl evlenmiş dedim okurken...

Günübirlik Adada ; Ah küçük Cennet Ahhh.. Adada  bir köşkte orta hizmetçisi olan küçük kızın büyük hayalleri

Kış Gelmeden; Alişan ablasına bir geldi pir geldi

Kısa kısa bahsettim öykülerden. Şahane bayıldım muhteşemdi diyemesem  de Türk Edebiyatı için en önemli kadın yazarlardan Füruzan'ın öyküleri okunmaya değer...

Sevim

Mayıs 09, 2018

MİM - BLOG MUHASEBESİ

Hesaplaşma Vakti

Blogcu Sultan Tıklayın Lütfen başlatmış bu mimi. Blogumuzu, kendimizi sorgulamamızı sağlayan mimi çok sevdiğim için hemen yapmak istedim. Gerçekten geçmişi, gelişimimizi sorgulamak geleceğe götürecek bloglarımızı...

-Blog alemine nasıl girdim?

Lise yıllarımdan beri ki 90 lı yılların başı oluyor :) hep çok okuyan bir insandım. Üniveristede de çantamdan kitap asla eksik olmazdı. Hatta o yıllarda senet imzalayıp, taksitle klasikleri set olarak almıştım. Lisede matematik bölümü mezunu olmama rağmen, edebiyattan 9 alınca üzülen, bütün arkadaşlarımın kompoziyonlarını yazan biriydim. Okuma aşkım hiç eksilmeyince , arada kendimce birşeyler karaladığımı da bilen  bir kaç arkadaşım blog açsan ne güzel olur demeye başladı. Bunun üzerine ilk kez 28.02.2017 da hiç bir fikrim olmadan ' Merhaba ' dedim blogumdan.
Blogları takip etmem onlarla iletişim halinde olmam gerektiğini 1 sene sonra öğrendim.

-Hangi blog bana ilham oldu ?

Hiç... Çünkü 3 ay öncesine kadar bu dünya hakkında fikrim bile yoktu. Okuduklarımı yazdığım blogumu sosyal medya hesabımda paylaşıyordum ve sadece arkadaşlarım okuyordu. Dediğim gibi kendi kendime takılıyordum blog mahallesine taşınmadan evvel...


-Bloga yazdığım ilk yazım ile son yazım arasında fark var mı? 

Mutlaka vardır. İlk kitap yorumumu buraya bırakayım, siz bakın bir de.
İlk Yazı

-Yakın çevremdeki insanlar blogumu biliyor mu?

Evet . Hemen hemen tüm arkadaşlarım biliyor blogumu. Beğeniyorlar mı bilemem ama en azından farkındalar.

-Blog yazmak bana neler kattı? 

Sadece kitap yorumu yazdığım için çok daha dikkatli okumaya başladım kitapları. Mutlaka yazarın hayatını farklı kaynaklardan okuyup yazılarıma eklemeye çalışıyorum. Yayınevi ve çevirmen konusunda da çok daha seçici oldum. Ayrıca güzel arkadaşlar edindim. Bloglarını merakla okuduğum yada sosyal medyada keyifle sohbet ettiğim bir çevrem var artık.

-Kaç yazı ve sayfa görüntülenmem var?

118 yazı ve 15.646 görüntülenmem var.  1 yılı geçse de bence 3 aylık bir blog benimki

-Blog muhasebesini öğrenmek istediğim mahalle komşularım?

Melonika ve Cem Kazan...











Mayıs 06, 2018

Idealist Öğretmen- Gregoriy Petrov

Eğitim Eğitim Eğitim

Bugün Hidırellez, yani sıcak günlerin başlangıcı... Ama Bursa' da öyle bir hava var ki resmen sonbahar... O yüzden evdeyim, ve bir kaç saatte okuduğum kitabımı heyecanla anlatmak istedim.

Pek çok kişi gibi bende ilk olarak Beyaz Zambaklar Ülkesinde okudum, ve hayran oldum tabiki... Bu kitaptan sonra Finlandiya'yı kiskanmamak mümkün değildi.

Yazarın bu defa da İdealist Öğretmen kitabını okudum. Kitap 65 sayfa, son 20 sayfada yazar Grigoriy Petrov'un hayatı anlatılmış. Mutlaka okunması gereken bir yer o kısım da...

Moskova Üniversitesinde matematik profesörü olan Racinski , üniversitedeki görevinden istifa eder ve doğduğu köye Tatevo ' ya öğretmenlik yapmaya gider.
Ama bu süreçte tüm akademik çevre çok ağır bir dille eleştirir Racinski' yı...

Matematikçilerin biraz anormal, dikkatlerinin dağınık olduğunu söylerler.

Raçinski ise insan ruhunun derinliklerindeki yeteneklerini keşfedeceğini söyler onlara.

Her eğitimli insanın bir fener olduğunu ve bulunduğu yeri aydınlatması gerektiği savunur. Köyde kaldığı yıllar boyunca çocuklara önce kişisel temizliğin önemini anlatır.  İçkinin Rusya ' ya çok büyük zararlar verdiği ve yaşlılar için bir şey yapamasa da gençleri bu hastalıktan korumak gerektiğini anlatır.

Pek çok değerli kişi yetiştirir, ressam, biyolog, din adami, doktorlar... Kısaca başarır Raçinski fener olmayı. ..

İdealleri olan, sadece kendisi için yaşamayan, eğıtım kendine ülkü yapan ınsanlara hayranım. Çünkü eğitim herşey.

Uzun zaman TEGV de, daha sonra da YGA ' da eğitim gönüllüsü olarak görev aldım. Çocukların gözündeki o cevher insanı ne çok mutlu ediyor biliyorum. Hepimiz feneriz bu doğru ve ışığımız bir kişiye bile değerse hayat daha güzel olacak

Son olarak ilkokul öğretmeninden, yüksek lisans hocalarıma kadar bana ışık tutan tüm bu değerli insanlara sevgilerimi yolluyorum.






Sevgiyle
Sevim

Mayıs 05, 2018

Çavdar Tarlasında Çocuklar- J.D. Sallinger

Okunması Gereken Bir Kitap Falan :)

İçime Holden kaçtı. Yemin ediyorum 200 sayfalık kitaptan çıktı bu 17 lik çocuk yüreğime geldi oturdu.. Başlığı garip bulanlar bunu yalnızca kitabı okurlarsa anlayabilirler. Ve bana kesinlikle de hak verirler eminim.

Fotoğrafının çekilmesinden nefret eden ve münzevi bir hayat yaşayan Sallinger eserlerinin pek çoğunu yayınlatmamış. Ben sosyal medyada çok sık rastladığım Çavdar Tarlasında Çocuklar ı okudum. Yapı Kredi Yayınlarından çıkan kitabın çevirisini Coşkun Yerli yapmış ben ekşi sözlük yazarlarının aksine çeviriye bayıldım.



Holden Coulfield, 17 yaşındayken bize 1 yıl önce okuldan atıldığında başından geçen 3 günü anlatır romanında. Holden, okuldan nefret eder, sinemadan nefret eder, bir sürü arkadaşından nefret eder, taksiden nefret eder, hatta şöyle diyebiliriz kardeşi Phobe dışından herkes ve herşeyden nefret eder.

Çok zayıf çelimsiz, pek de yakışıklı olmayan bir gençtir. Girdiği bütün liselerden atıldığı için, son kez atıldığında bunu ailesi ile paylaşamamış ve Noel tatiline kadar eve gitmeden orada burada gezmeye çalışmıştır. İşte bu zaman dilimi de romanımıza konu olmuş.

Çok garip bir konuşması olan Holden' ı roman boyunca hem çok sevdim, hem çok kızdım, hem çok acıdım. O ise sinsi sinsi geldi hayatıma oturdu , konuşmamı bozdu falan :)

Ben böyle bir romanı ergenlik döneminde çocuğu olan tüm ebeveynlerin okuması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Holden hepinizin çocuğu olabilir.

Biraz garip, biraz müstehcen dili olan  bir roman . Amerikan edebiyatı pek sevmeme rağmen ben sevdim. Tam bir iç dünya kitabı, bir gencin size anlattığı sırlar. Okuyun bence
Sevgiler
Sevim....

Deep Sen Çok Yaşa

Deep'e Özel

28 Şubat 2017 de ilk blog yazımı yazdım. Ve yaklaşık bir yıl okuduğum kitapları anlattım blogumda, yazı yazdığımda sosyal medya hesaplarımda paylaşıyordum, kendi çevrem yazılarımı okuyordu sadece 9 evet evet Dokuz :) takipçim vardı.

Aradan 1 yıl geçti, ben hala öyle kendi halimde yazıyorum, blog alemi hakkında hiç bir fikrim yok bir yazıma yorum geldi ' ya sen ne güzel kitaplar okuyorsun, ama hiç takipçin yok olmaz bu iş böyle'
Deeptone dan gelen bu yorumdan sonra bana neler yapmam gerektiğini söyledi ve takipçim bir anda 3 e 5 e 10 a katladı. Sayesinde sosyal medya hesaplarından eklediğim , sohbet etmekten keyif aldığım arkadaşlar edindim. Bursa'da yaşan 2 arkadaşım iş yerine geldi,yüzyüze de tanışmış olduk. Bu yeni dostların hepsini çok sevdim. Ve blog yazmaktan çok çok çok daha keyif almaya başladım.
Deep olmasaydı ben hala kendi arkadaş çevrem için birşeyler yazıyor olacaktım.

 Onun yazılarını okudukça, yorumlardan da herkes için ne kadar değerli olduğunu gördüm.

Blogger, hikaye yazarı, iyi bir okuyucu, iyi bir izleyici ama herşeyden önemlisi bencillik nedir asla bilmeyen bu gizLi kahramı tüm blog alemi gibi hiç tanımadan çok iyi tanıyor gibi hissediyor ve çokkkk seviyorum.

İyi ki varsın Deep...
Bu çiçekler sana....




Beş Sevim Apartmanı - Mine Söğüt

Akşam Bir Rüya Gördüm Bazı yazarlara geç rastladığım için üzgünüm. İsmini çok iyi bilmeme, gazeteci kimliğiyle tanımama rağmen romanlarını...