Ekim 15, 2018

Semerkant - Amin Maalouf

Dünyanın Güneşe Dönük En Güzel Yüzü - Semerkant


Seviyorum efendim, tarihi harmanyalan kitapları çok seviyorum. Amin Maalouf'u daha bir çok seviyorum. Hangi kitabını okursam okuyayım yıllardır  derslerde ezberletilen tarih bilgilerini neden ezberlemek yerine bu şekilde öğretilmediğine hayıflanıyorum. 2001 ' de okumuştum Semerkant'ı , 17 yıl sonra yeniden okudum, çünkü Fedailerin Kalesi Alamut'u okumaya başlayacaktım ki ; yorumlarda Semerkant ile aynı kişileri, aynı yılları anlatır ama iki kitap birbiri ile çelişir yorumlarını görünce bir kez daha daldım tarihin arka sokaklarına...






Semerkant yarı Fransız yarı Amerikalı Benjamin O. Lesage' ın batan Titanic' ten kurtulması ama elindeki değerli hazine Ömer Hayyam'ın Rubaiyat' ın sulara gömülmesi ile başlıyor. Ve Büyük Selçuklu Devleti devrine, Tuğrul ve Çağrı Beylere, Çağrı Beyin oğlu Alparslan'a ve onun oğlu Melikşah zamanına gidiyor.

 Tabi ki devrin en önemli astronumu, bilgini, şairi Ömer Hayyam ,bir kervansarayda tanıştığı Hasan Sabbah  ve Nizamülmülk romanının ilk yarısının en önemli kahramanları...  O sayfaları okurken gerçekten o kişilerin arasında gezdiğimi, sanki karşılıklı oturmuşum da sohbet ediyormuşum hissine kapıldığımı fark ettim. Ömer Hayyam' ın dörtlükleri ve gündelik yaşamını romanı öyle bir hale getirmiş ki elimden bırakmam mümkün olmadı. Ömer Hayyam'ın ölümüyle bu dev eser - Rubaiyat- farklı kişilerin eline geçer. Herkes hayal mi, gerçek mi bilinmeyen bu esere ulaşmak ister. Eseri elinde bulunduranlar ölüme yenik düştükçe eser de yeni sahibi ile başka yollara çıkar. 

 Romanın ikinci yarısı 1900 lerin başında İran ayaklanması sırasında geçiyor, bu muhteşem eserin peşine düşen Benjamin O. kendini savaşın ortasında bulup, aşık oluyor ve Rubaiyat' ı da eline alarak balayını geçirmek üzere Titanic'e biniyor ama ne yazık ki kaza elindekileri kaybetmesine sebep oluyor. Bu süreçte de İran' ın başından geçenleri ve yakın tarihi bir kez daha öğreniyoruz.

Romanın bu ikini yarısını ilk yarısı kadar hevesle okuyamasam da, Hsaan Sabbah, Ömer Hayyam ve Nizamülmül gibi muhteşem kahramanlar olmasa da 1900 lerde  gerçekten harikulade bir eser Semerkant

Titanic ile böyle bir eserin -kopyasının bile olsa- sulara gömüldüğünü hatırlamak içimi acıttı. Diğer  bir kopyası da bugün British Museum'da olan bu eser belki de bir şekilde ülkemizde sergilenebilirdi belki kimbilir...

Giriş kısmında da yazmıştım, tarihi ezberletmek yerine Büyük Selçuklu Devleti işlenirken bu kitap ödev olarak verilse hangi öğrenci Celali Takvim'in bu devride kullanıldığını ve takvimin yaratıcısının Hayyam olduğunu unutabilir ? Yada Alparslan ın bir suikast sonucu öldürüldüğünü ? Ya da Melikşah ı dokuz yaşında evlendiği eşinin yönlendirdiğini.

Ben yarın Fedailerin Kalesi Alamut'u okumaya başlıyorum. O kitabın yorumu ile birlikte aradaki farkları da yazarım ama siz hala okumadıysanız Semerkant'ı mutlaka okuyun..

Sevgiler
Sevim.

Ekim 12, 2018

Uzak Tepeler - Kazuo İshigro

Geçmişin İzi - Kazuo İshiguro


Bir yazarı çok sevince ondan kopamadığımı, külliyatını tamamlamaya çalıştığımı artık blogumu okuyan herkes biliyor. Cengiz Aytmatov, Paul Auster ve tabi ki hiç tartışmasız Yaşar Kemal gibi... 2017 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü almasa Kazuo İshiguro bu listeme eklenmeyecekti. Ama iyi ki akademi bu ödülü bu muheteşem adama vermiş, iyi ki bu ismi tanımışım. Yazım üslubuna ve zekasına her okuduğum romanıyla biraz daha hayran oluyorum. Daha önce Günden Kalanlar ve Beni Asla Bırakma okuyup anlatmaya çalışmıştım. O yazılarıma da göz atmanızı tavsiye ederim.

Uzak Tepeler romanını okudum en son, kısacık bir roman yüz atmış sayfa ve yazarın ilk romanı 1982 de yazmış. Okuduğum diğer iki romanında İngiliz tarzı çok belli ediyordu kendini. Ama bu ilk romanın da tam bir Japon yazar gördüm. Japonya'yı, o halkın saygısını, zerafetini, kibarlığını her satırda hissettim. 





Uzak Tepeler en sevdiğim şekilde ; geçmiş ve bugün gelip gitmeleri arasında yazılmış. İngiltere'de yaşayan bayan Etsuko'nun büyük kızı Keiko , Londra'da yalnız yaşadığı evinde kendini asarak intihar etmiştir. Aradan bir süre geçince küçük kızı annesini ziyarete gelir , kızıyla geçirdiği bir kaç gün içinde bayan Etsuko geçmişe yolculuk yapar. İkinci dünya savaşı sonlarında Nagazaki'ye bomba atıldıktan bir süre sonraya gider. Kendini yeniden yaratmaya çalışan Japonya, Amerikan karşıtları ve hayranları ve hamilelik günlerinde bulur kendini. Apartmanlarının karşısındaki kulübede küçük kızı Mariko ile yaşayan Saçiko ile olan arkadaşlığı , birlikte yaptıkları geziler canlanır gözlerinin önünde...

Şimdi buraya kadar okuduğunuz yazıya yine içinizden ' eeee bu kadar mı ? '  demiş olabilirsiniz. Haklısınız kitabın son bir kaç  sayfasına kadar sadece yazarın yazım tarzını çok beğenerek okudum, çarpıcı hiç bir şey olmamıştı. Ama o sayfada okuduğum bir cümleyi sanırım dört yada beş kez okudum ben mi yanlış anlıyorum, çeviri yada basım hatası olabilir mi diye . İşte tam bu nokta kitabın sırrıymış aslında. Anladığım zaman yazarın dehasına hayran olmamam mümkün değildi. 

Yazar ne kadar umut vadettiğini  Uzak Tepeler ile göstermiş bence edebiyat dünyasına. Ve çok fazlasıyla  hakkettiği ödülü de 2017 de almış zaten

Kitabın 'sırrını' ne yazık ki pek çok site ve blog açıkça yazmış o yüzden benim siz önerim önce kitabı alıp okuyun, o sakin kitabın böyle muhteşem bir son ile bitmesine hayran olun bence

Bir sonbahar hafta sonu için şahane bir seçim bence

Sevgiler
Sevim,




Ekim 08, 2018

Türkü Söylüyor Otlar - Doris Lessing

Eşitlik Üzerine -  Türkü Söylüyor Otlar


İlk defa bu kadar uzun süre bloga yazamadım, çok büyük eksiklikmiş onu farkettim, ama inanın çok yoğundum. Bazı arkadaşlarım biliyor bu sene üniversite sınavına girmeyi düşünüyorum o yüzden biraz derslere baktım biraz da işlerim yoğundu derken bloga uğrayamadım.Ama işlerimi yoluna koyduğum ilk gün yazımı yazıyorum.

Yine bir Nobel Edebiyat Ödüllü yazar, üstelik bir kadın yazar Doris Lessing okudum. Lessing'in ilginç bir özelliği var Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan en yaşlı kişi, tam seksen sekiz yaşında bu ödülü almış, hayatta hiç bir şey için geç değildir tezinin en önemli örneği bence, insan çabalarının karşılığını bir şekilde mutlaka alıyor.  Lessing İngiliz asıllı ancak hayatının bir bölümünü Rodezya ( Zimbabve) de geçirmiş. Tani insan Güney Afrika 'da hayatını geçirince siyahilerin dramını çok daha derin hissedebiliyor, Lessing'de ilk romanı olan Türkü Söylüyor Otlar romanında 'siyah insanlara' 'beyaz insanların' davranışını anlatmış.



Roman, yaşadığı çiftlik evinde ölü bulunan Mary Turner'ın gazetede yer alan ölüm ilanı  ve onu öldürdüğünü itiraf eden zencinin tutuklanması ile başlıyor. Olaya el atan polise ifade verecek ilk kişi, Mary'nin kocası Dick'in aklını kaçırmış olması nedeniyle  çiftlik işlerine yardımcı olan genç çocuktur. Bütün gerçeği anlatmak ister ama ne polis ne çiftlik komşuları onu dinler. 

İşte roman Mary'nin çocukluğundan başlayarak öldüğü güne kadar olan hayatını işliyor. Sorunlu bir çocukluğu olan Mary ; anne babası ölünce özgür bir hayat sürmektedir, ancak tüm akranları evlenmesine rağmen o otuzu geçmiş ve hala bekadır. Bunun baskısı ile karşısına çıkan ilk erkek olan Dick ile evlenir, Dick oldukça fakir bir çiftçidir. Ve Mary kırsalda hiç bilmediği bir hayat ile karşılaşır, siyahi yerli uşak ve çiftlikte çalışan diğer siyahi yerliler. Bunlar ile olan mücadelesi ve onlara karşı olan nefreti hayatını daha da zorlaştırır. 

Okudukça, sayfaları çevirdikçe insanoğlunun ne kadar acımasız, ne kadar 'kötü' olduğunu görmek çok içimi acıttı. Her toplumda insanları ayırıyor, küçümsüyor  hem mutsuz edip, hem de mutsuz oluyoruz. O yüzden Türkü Söylüyor Otlar , her toplumun her yaş grubunun okuması, anlaması ve hazmetmesi gereken bir roman. Ön yargılarımızı kırıp, herkese eşit mesafede olmayı öğrenmedikçe mutlu olma, huzurlu olma şansımız yok çünkü...

Okuyun derim ben, hem muhteşem bir kadın yazar tanımış olursunuz hem de Mary Turner gibi davrandığınız anları keşfeder belki değişmek isterseniz

Sevgiler
Sevim...

Eylül 24, 2018

Cebelavi Sokağı'nın Çocukları -Necip Mahfuz

Tarih Yolculuğu - Cebelavi Sokağı'nın Çocukları


İyi ki diyorum Nobel Edebiyat Ödüllü yazarlar ile ilgili kendime liste yapmışım ve iyi ki orada görmüşüm Necip Mahfuz adını, yoksa ülkemizde pek bilinen pek okunan bir yazar olmadığı için böylesine önemli bir eseri okumayacaktım. Geçtiğimiz hafta Sığacık'a gitmiştim, yolda yürürken küçük bir sahaf dikkatimi çekti, en önde de Cebelavi Sokağı'nın Çocukları duruyordu. Kitap hakkında hiç bir fikrim yoktu aslında, hatta adını bile hiç duymamıştım, tek duyduğum yazarıydı bu yüzden tereddütsüz aldım. Okumaya başlamadan önce yaptığım küçük araştırmada bu romanın yazarın hayatını alt üst ettiği, Salman Ruşdi gibi ölüm tehditleri aldığı, kitabın yıllarca yasaklandığını öğrendim. Tabi bu öğrendiklerim daha da meraklandırdı kitap konusunda beni.





Cebelavi Sokağı'nın Çocukları gerçekten bir sokakta geçiyor, bu sokakta yüzyıllarda. Cebelavi sokağın en zengini, en önemli kişisi ve en korkulanı. Beş oğlu var, bir gün malların yönetimini çocuklarına bırakmak istiyor, herkes en büyük oğluna bu yetkisi vereceğini düşünürken, Cebelavi yetkisi en küçük oğlu olan Edhem'e veriyor. Büyük oğlu  İdris isyan çıkartınca da yaşadıkları o güzelim konaktan kovuluyor. Ama İdris boş durmayıp, Edhem ve karsının da konaktan kovulmasını sağlıyor. Sonra Edhem bir babanın yaşayabileceği en büyük acıyı yaşıyor... Sokak halkı kötülük , kavga riyakarlık peşinde koşmaya başlıyor.

Aradan uzun yıllar geçiyor Cebelavi'nin sonraki kuşak torunlarından yılan terbiyecisi Cebel sokağa gelip, sokağa iyiliği güzelliği eşitliği adaleti getirmek için uğraşıyor O başarsa da ölümü ile sokak yine karışıyor.

Yine yıllar sonra sokağa gelen marangoz Rıfat bu sefer, hak diyor, adalet diyor, iyilik diyor güzellik diyor, onun sağladığı bu olumlu şeyler de ölümü ile yok oluyor.

Uzun yıllar sonra bu sefer çoban Kasım sokak için çalışıyor onun ölümünden sonra da büyücü Arif ..

Bu büyük adamların hepsinin gayesi sokağı daha mutlu kılmak...

Şimdi böyle anlatınca buraya kadar okuduysanız eğer, ne anlamsız -nesini beğenmiş Sevim - demiş olabilirsiniz. Ama bu dört büyük adam dört peygamber Hz Adem, Hz Musa ,Hz İsa ve Hz Muhammed ve bu Cebelavi Sokağı'nın Çocukları aslında peygamberler tarihi.

Habil ile Kabil 'de var,Maria Magdelena'da ,dört halife de. Başka isimlerler farklı sembollerle, ama okudukça derinine indikçe, yada araştırma yaptıkça aa bu kişi bu kişi demekten kendinizi alamıyorsunuz.

Çok farklı ve çok özel bulduğum bir roman oldu benim Cebelavi Sokağı'nın Çocukları. Tarihten bir kesit için okumanızı öneririm ben

Bir de son not olsun Necip Mahfuz Nobel Edebiyat ödülünü kazandığında, edebiyat çevreleri nobel Mahfuz'u kazandı demiş..



Eylül 17, 2018

Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş -Jose Saramago

Bir Gün Bir Ülkede - Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş


Nobel Edebiyat Ödüllü yazarlar listeme bir çizik daha atmanın ve Portekizli bu büyük yazarı tanımanın mutluluğu içerisindeyim yine . Biliyorum Jose Saramago için geç kalanlardanım, ama sosyal medyada herkes  çokça paylaşım yaptığı için okumalıyım acaba tereddütü yaşatıyor insana. Birde yazarın yazma tarzı hakkında yapılan yorumlardan çekindim biraz da. Ülkemizde en çok okunan iki kitabı sanırım Körlük ve Görmek, ben ise ölümünden sonra Türkçe'ye çevrilmiş  olan bir kitabını Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş u seçtim. 

Romanı anlatacağım ama ilk başta söyleyeyim; yazar sadece nokta ve virgül kullanıp romanlarının tamamını düz yazı tekniği ile yazdığı için karşılıklı konuşmalarda kimin hangi, sözü söylediğini anlamak ilk sayfalarda biraz zor oldu , ama daha sonra alışınca çok keyifli bir okuma halini aldı benim içim Ve gerçeküstü bir olayı hemen yarın olabilecekmiş gibi anlatıp, bunu o kadar inandırıcı bir şekilde yapmış ki hayal dünyam allak bullak oldu diyebilirim.





Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş da,  bir gün ölüm gerçekten yok oluyor. Adı verilmemiş bir ülkede 1 Ocak sabahı ölüm döşeğindeki, çok ağır hastalar da dahil olmak üzere hiç kimse ölmemeye başlıyor. İlk başlarda ölümsüzlüğün sırrını buldukları için sevinilen bu ülkede, bunun aslında ne büyük felaketlere sebep olduğu anlaşılıyor. Hastaneler, huzur evleri dolup taşıyor, devlet ufak bir hesap yapınca bir süre sonra emekli maaşlarını ödeyemeyeceğini fark ediyor, cenaze levazımatçıları iflas ediyor.

İşte bu durumda halkın bir kısmının iki yüzlülüğü ortaya çıkıyor, işin için maphia ! giriyor, devlet çaresiz kaldığı bu duruma göz yumuyor hatta..

Aradan geçen bir süreden sonra ölüm yeniden işine dönüyor ve farklı bir yol deneyerek ölümlere başlıyor, ama bunun da getirdiği sorunlarla yine halk, devlet ve maphia üçgeni mücadele etmeye çalışıyor.

Son bölümde ise - ki o bölümde ben biraz daha zorlandım- ölüm bambaşka bir katraketer ile karşımıza çıkıyor. Yaptığı bir hata farklı şeylere sebep oluyor. 

Bahsettiği gibi, olanaksız bir durumu hemen yarın olacak gibi anlatan ve okurken buna ikna eden bir roman Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş... Böylesine önemli bir usta ile tanışılması gerektiğini düşünüyorum ben. Okuyunuz derim

Sevgiler

Eylül 12, 2018

Paris ve Londra'da Beş Parasız - George Orwell


Aç Günler - Paris ve Londra'da Beş Parasız


İngiliz bir ailenin oğlu olarak Hindistan'da doğan yazar, uzun yıllar da Burma ve Paris'te yaşamış. Hakkında ajan olduğu yönünde de söylentiler olan Orwell da hayata çok erken veda etmiş bir isim. En tanınmış eserleri 1984 ve Hayvan Çiftliği olmasına rağmen ben ilk eseri olan ve otobiyografik olup olmadığı hala edebiyat çevrelerinin tartıştığı Paris ve Londra'da Beş Parasız ' ı okudum . Yazarla tanışmam fazlaca sarsıcı bir kitapla oldu böylece.

 İsimsiz bir kahramanın yaşadığı günleri anlattığı romanı okurken pek çok kez içtiğim kahveyi bırakmak , bir şey yemekteysem kitabı kapatmak zorunda kaldığımı söylemeliyim. 





İsmi roman boyunca hiç geçmeyen kahramanımız genç bir yaşta İngilizce dersi vermek için Paris'e gider, ancak yavaş yavaş öğrencilerinin dersleri bırakması sebebiyle, para sorununu çözebilmek için  otellerde bulaşıkçılık, restaurantlarda komilik yaparak genelde aç gezer. O tarihlerde otellerde çok az ücret karşılığı günde on yedi on sekiz saat çalışan o kadar çok işçi vardır ki, onların arasında kendini ezdirmeden çalışmak bir hayli zor olur . Pis pansiyonlarda tahta kurularıyla yatmaya başlar. Pansiyon sahipleri ücretlerini bir gün bile almasalar kiracılarını kapının önüne koymakta da tereddüt etmemektedir.  O kadar sefil bir hayat yaşar ki, -burada hangi satırları yazarsam yazayım bu açlığı, yoksulluğu, perişanlığı anlatmam mümkün olmayacak sanırım.- 

Zaten kahramanımız da bu sefalete dayanamayarak, kendi ülkesine dönmeye zeka geriliği olan bir çocuğa öğretmenlik yapmaya karar verir. Ancak ailenin o sırada tatile çıkmış olması sebebiyle Londra'da çok daha zor şartlarda yaşamaya başlar. Berduşların kaldığı pansiyonlarda, fıçılarda , yerlerde yatıp  sadece margarinli ekmek yiyerek günlerini geçirir. Bu süreçte eğitimli kişilerle, sanatçılarla tanışır ve onların maceralarını öğrenir.

İlk başta da söylediğim gibi Paris ve Londra'da Beş Parasız romanın Orwell'in kendi hayatı olduğu söylentileri sürekli gündemde, gerçek mi ispatlanamamış ama yazarın da Paris'te zor şartlarda gençliğini geçirmesi ve çok genç yaşta yakalandığı tüberkülozun etkileri sebebiyle ileriki yaşlarda yaşadığı sorunlar otobiyografik bir roman olduğunu düşünenlerdenim bende. 

Benim gibi Orwell'ı tanımıyorsanız bence Paris ve Londra'da Beş Parasız iyi bir tanışma romanı bence...

Sevgiler
Sevim


Eylül 07, 2018

Günden Kalanlar - Kazuo İshiguro

 Vakar Başuşak Stevens - Günden Kalanlar


Bir yazarı sevdim mi ; bütün yazdıklarını okuyayım hepsini bileyim istiyorum. Bazen ikinci kitabında hayal kırıklığına uğruyorum bazen de hiç yanılmamışım diyorum. 2017 yılı Nobel Edebiyat Ödüllü Japon yazar Kazuo İshiguro 'nun geçtiğimiz Mart ayında Beni Asla Bırakma romanını okumuştum. Merak edenler buraya tıklayıp okuyabilirler. Harikulade bir distopya idi, çok sarsıcı, ve böyle bir şey olmadığı için şükür ettiren. Geçtiğimiz hafta YKY yayınlarından iki romanını daha aldım yazarın ve Günden Kalanlar ' ı okudum önce. 

Yazar hayatının neredeyse tamamını İngiltere'de geçirmiş ve bu roman tam bir İngiliz... Çok sevdim yine hayran oldum hatta bayıldım. Bazen kahkaha attım, bazen gözlerim doldu, o kadar sıcak bir tarzla kaleme alınmış ki, ilk sayfadan itibaren sardı içine çekti beni Günden Kalanlar...



Stevens çok büyük bir malikane de başuşaktır. Şu an evin sahini Amerika'lı olsa da, üç yıl önceki vefatına  kadar İngiliz Lord Darlington'a hizmet etmiştir. Yeni iş vereni bir haftalık bir tatil önerdiğinde şaşıran Stevens, eskiden birlikte çalıştığı kahya bayan Kenton'u ziyaret edebilmek için bu teklifi kabul eder ve yola çıkar. Roman işte bu  bir haftalık yolda eski anıların canlanması ve  tatilde başına gelenleri anlatıyor.

Son zamanlarda önemini yitiren eski iş vereni, savaş zamanında ve savaştan sonraki bir kaç yıl evinde çok önemli konukları ağırlamıştır evinde.  İktisatçı Keynes, yazar H.G.Wells, başkan Churchill, büyük elçiler , dış işleri bakanları gibi. İşte bu büyük ve önemli kişilere hizmetlerin aksamaması, evin düzeni, tüm çalışanların denetlenmesi sorumluluğu Stevens'a ait olmuştur. Ve Stevens tüm çalışma hayatı boyunca işinden başka hiç bir şeye değer , önem vermemiş, işini her şeyin önüne koymuştur. Başuşak , iyi bir başuşak olmanın en önemli şartı vakar ile işini yapmaktır ona göre

Baba mesleğini çok büyük bir başarı ile yürüten Stevens, evde ki tek arkadaşı olabilecek kahya kadın bayan Kenton' u bile sık sık azarlamaktan vazgeçmemiş, kimse ile samimi olmamıştır. Yıllar geçip gitmiş, Lord Darlington ölmüş, evin Amerikalı yeni sahibine alışmaya çalışmaktadır. 

Stevens'ın anılarında söylediklerinden çok, söylemedikleri yaptıklarından çok yapmadıklarını o kadar derinden hissettiriyor ki İshiguro , tarzına hayran olmamak mümkün değil. Ayrıca o yıllardaki siyasi politikaları eleştiriyor, İngilizlerin, Fransızların, Almanların hatalarını açık açık ortaya koyuyor. 

Nobel Edebiyat Ödülü'nün siyasal nedenler ile verdiğini iddia eden pek çok kişi var, bu konuyu değerlendirebilecek yetkinlikte biri değilim tabi ki, ama okuduğum iki romanında da ben İshiguro'ya hayran oldum iyi ki bu ödülü almış ve ben iyi ki adını duymuşum dedim. Beni Asla Bırakma bir distopya ve kolay okunabilecek, hazmedebilecek bir roman değil kabul ediyorum ama Günden Kalanlar, herkesin çok kolay okuyabileceği ve sonunda mutlaka kendi hayatında işinin yerini, önemini sorgulayacağı bir roman.

Tavsiyemdir Efendim okuyunuz

İyi Haftasonları
Sevim

Eylül 04, 2018

Korkmuyorum - Niccolo Ammaniti

Büyük Sır - Korkmuyorum


Çok yeni tanıştım Niccolo Ammaniti ile ama Sen ve Ben için yazmış olduğum yorumda da belirttim okumadıysanız tıklayın çok akıcı,çok kolay okunan bir tarzı var. Belki İtalyan olmasından kaynkalıdır canlı, capcanlı yazmış her iki romanda da...

 Bir de çocukların dilinden onların hayal gücü ile yazılmış olması çok daha etkili kılıyor kitaplarını. Tatar Çölü ' nü okuduktan sonra biraz aklımın dağılmasına ihtiyacım vardı, aslında başka bir kitap okuyacaktım ama o distopya tarzında olabileceği için tam bir macera, heyecan kitabı olan Korkmuyorum okumaya karar verdim.




Sen ve Ben bir ergenin ağzından yazılmıştı. Korkmuyorum ise bir çocuğun , dokuz yaşındaki  Michele'nin ... İtalyanın güneyinde Acqua Traverse adlı beş haneli bir sınır köyünde geçiyor roman.  Bu beş evin dördü yığma taşlı beyaz sıvalı birbirinin tıpkısı olan fakir insanların yaşadığı evler, diğeri ise çocukların saray diye nitelendirdiği ve köyün en zenginin evi ...

 Bu evlerde aileleriyle yaşayan çocuklar  için zenginlik fakirlik gibi bir ayrım olmadığı için  hepsi birbiri ile arkadaş olan , yazın sıcak günlerinde bile koşup oynayan çocuklar; Kuru kafa, Salvatore, Michele ve kardeşi Maria....  Her gün ki gibi yarış yaptıkları ve birinci gelenin sonucu gelene ceza verdikleri oyun bittiğinde ilk defa sonuncu şişman Barbara değil  Michele oluyor 

 Michele nin cezası  'tepedeki harabe eve kapıdan girip  camdan atlama 'olunca  çocuklar hep birlikte harabe evin bahçesine doluşuyorlar. Ve işte  kapıdan girip, çürük yer döşemelerine basarak cama kadar ilerleyen ve tam  camdan atlayıp  arkadaşlarının yanına inecekken ağaç dalına takılıp aşağıdaki çukura düşen Michele bu çukurda  ise romanın konusu olan büyük, korkunç  bir sırla karşılaşıyor 

Bu sır Michele'in  temiz, saf, iyiliklerle dolu dünyasını anlatıyor bize  ve  ne yazık ki dünyanın her yerinde bu küçücük sınır köyünde bile büyüklerin tek derdinin para olduğunu. Doğru bildiğinden vazgeçmemek, iyi insan olmak erdemlerini çok çok çok güzel anlatan bir kitap 

Korkumuyorum; gerçeklere çok yakın bir roman, çağdaş romancılığın önemli isimlerinden biri olan Ammaniti 'nin önemli eserlerinden .  Ölmeden önce okunması gereken 1001 roman diye bir liste varmış ve bu roman o listede yer alıyormuş ben böyle listelere pek inanmam ama böyle bir liste varsa Korkmuyorum burada olmayı  gerçekten hakkediyor özellikle sonunda sarılıyorsunuz. Ağlamadan kapağı kapatmanız pek mümkün değil. Tüm ebeveynlerin okumaları, ve yetiştirdikleri çocuklara bir kez daha bakmaları için harikulade bir fırsat Son bir not daha çeviri muheşemdi... 

Sevgiler
Sevim

Eylül 03, 2018

Tatar Çölü - Dino Buzzati

Siz Hangi Taraftasınız ? - Tatar Çölü


Mehmet Uzun ' İnsanlar ikiye ayrılır; Tatar Çölü okuyanlar ve okumayanlar olmak üzere ' demiş. Dün itibariyle ben okuyanlar tarafındayım. romanın kapağını kapatır kapatmaz hemen bloga yazanlardanım ben ama bu sefer yazamadım, dondum kaldım, ne yapacağımı, ne yazacağımı, nasıl anlatacağımı bilemedim Tatar Çölü 'nü ...

Buzzati ;İtalyan bir yazar ve en bilinen, onu üne kavuşturan eseri  230 sayfalık Tatar Çölü Yirmiden fazla dile çevrilmiş, yayınladığı her ülkede çok büyük yankı uyandırmış bir eser. Tam anlamıyla insanın kendini sorguladığı, ne oluyor, neredeyim ben , ne yapıyorum şimdi dedirten bir roman yazmış Buzzati .





Harp okulundan teğmen rütbesi ile mezun olan  Giovanni Drogo'nun ilk görev yeri Bastiani Kalesidir. Bu kale ülkenin en kuzeyinde daha önce Tatar 'ların yaşadığı çölün hemen sınırıdır. İlk yola çıkacağı gün kendisine yolculuğunun yarım gün bile sürmeyeceği söylenir arkadaşları tarafından, oysa yol neredeyse iki gün sürer ve Drogo kaleye vardığında, çevrede hiç ama hiç bir şey olmadığını görür. Oysa o güzel kızlarla eğlenebileceği, arada arkadaşlarıyla bir kaç kadeh içki içebileceği bir yerin hayali kurmuştur mezun olana dek. 

Genç teğmen, daha geldiği gün gitmeye karar verir, ancak üstleri hastalık dolayısıyla giderse bunun kariyerine zarar vermeyeceğini söylerler. Kabul eder bunu Drogo. İlk doktor kontrolü dört ay sonradır. Bu dört ay sonunda doktor kendisine bu kadar yüksekte bulunan bir kalede yaşamaya kalbinin elverişsiz olduğu yönünde rapor verecek ve şehir hayatına geri dönecektir. Hem dört ay nedir ki. Göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Bu süreçte de kaledekiler ile dost olur ve fark eder ki hepsi beklemektedir. Kuzeyden gelecek bir düşman ordusunu, savaşmayı , kahraman olmayı. Kale komutanından, kale terzisine kadar herkesin beklentisidir bir gün gerçekleşecek büyük olay. Drogo'da onlarla birlikte hem doktorun gelmesini, hemde çöldeki hareketi beklemeye başlar.

Çok kısaca anlatmaya çalıştım size ama kelimelerim çok yetersiz biliyorum. Öyle bir roman ki, kendi Bastiani kalenizi arıyor, Drogo gibi davranıp davranmadığınızı sorguluyorsunuz okurken. Tek kelime işe harikulade ve mutlaka okunması gereken bir roman bence Tatar Çölü 

Muhakkak farklı bir şeyler olagelmeli, öyle bir şey ki, insan 'artık sonuna gelmiş olsam bile beklemeye değmiş' diyebilmeli ..  diyor Buzzati romanında 

Bu ümit ile yaşadığımız  ve bir şeyler beklediğimizin hayatın size bunları getirmesi dileğiyle

Sevgiler
Sevim 

Eylül 01, 2018

Kaplan Kaplan - Alfred Bester


Nereye Jauntluyoruz ? Kaplan! Kaplan!

Arada tarzımı değiştirdiğim, değişik okumalar yaptığım da oluyor. İşte onlara bir örnek bilimkurgu.. Hemde çok derin bir yorumla... Kaplan! Kaplan! , bu konuda çok ünlü , çok beğenilen bir eser 1930'larda yazılmış ve konu aldığı yıl 2500'ler...

Bilim kurgu yazanların nasıl bir beyne sahip olduklarını, bu yazdıklarını nasıl hayal ettiklerini gerçekten çok şaşırıyorum. Benim okurken çok zor anladığım bir takım şeylerin  bir kitapta buluşması çok farklı bir durum benim açımdan.





Kaplan! Kaplan! Gully Foyle' un hikayesi. Hikayeye geçmeden başlıktaki jauntlamak tabirini açıklayayım. Daha önce gördüğünüz ve koordinatlarını bildiğiniz bir yere düşünce gücüyle gitmeniz demek, ve romanımızın geçtiği yirmi beşinci yüzyılda bu çok normal bir şey . Neredeyse herkes dünya ve uzayda gezmek için bu yolu kullanıyor.

Gully; bir takım araştırmalar için Göçebe adlı uzay aracı ile gezegenler arasına yolculuk yaparken, ne olduğunu hatırlamadığı bir şey oluyor ve uzay aracının tankında mahsur kalıyor. Aradan altı ay geçtikten ve artık oksijen maskelerini sonuna gelmişken ; kendisini uzaya gönderen şirketin başka bir aracının kendisine yaklaştığını görüyor   .Volga 1339 T, bütün işaretleri vermesine rağmen yanına kadar gelen bu araç onu almayıp geri dönüyor ve Gully'i adeta ölüme terk ediyor. O anda içinde yanan intikam ateşi ile dünyaya dönmeyi başaran Gully'in tek amacı intikam oluyor, Volga'yı , onu kullananı ve kendi ölüm emrini bulmak. Bu uğurda yaşadıkları ve başına gelenler var işte Kaplan! Kaplan! ' da.

Eseri kolay okuduğumu söyleyemem, anlayamadığım bir çok terim oldu ama sonuna kadar çok nüyük bir merak ile okudum. Kuantum meraklılarının, bilim kurgu hayranlarının severek okuyacağı bir roman olduğunu düşünüyorum. Özellikle Jauntlayarak dünyayı dolaşmak çok ilgi çekici

Sevgiler
Sevim 

Ağustos 31, 2018

Lady Diana

LADY DİANA


Bir süre önce blog muhasebesi mimi yapmıştık sanırım orada konuşmuştuk ne yazarım ne yazmam diye, yazarım diye söz verdiğim hiç bir konuda yazmadığımı fark edince kitap yorumu dışında da  yazayım istedim. 

Ve ilk konum özel olsun istedim. Çok özel bir kadın hakkında bir kaç satır okuyacaksınız umarım hoşunuza gider

 Diana Spencer... Otuz altı yıllık kısacık hayatı boyunca çok sevilen, çok merak edilen, çok kıskanılan, çok özel bir kadın hakkında  yazmaya çalışacağım. Çok ilginç bir hayat olduğu için belki de beni çok etkiledi . Ve bugün o hayatını kaybedeli tam yirmi bir yıl olmuş




Düşünün ki on altı on yedi yaşlarında genç bir kızsınız , boşanmış aile çocuğu olmanın gerilimi üzerinizde ve ablanız Galler Prensi Charles ile flört ediyor. Siz de prensle tanışıyorsunuz ve o sıralarda otuzlu yaşlarda olan prens için bulunmaz bir eş adayısınız Burada prensin altını çiziyorum, gerçek bir prens hani zengin ailelerin oğlu için söylenen ailenin prensi falan gibi bir unvan değil, kral ve kraliçenin oğlu olan, gerçek bir sarayda yaşayan gerçek bir prens...

Sonra o prens sizinle evlenmek istiyor  düşünün şimdi hangi genç kız bundan etkilenmez ki, etkileniyor Diana  dünya televizyonlarında canlı yayınlanan, neredeyse bir milyar kişinin izlediği bir düğün ile evlenip saraya gelin gidiyor. İki odalı bir apartman dairesinden saraya... (Babası Kont olsa bile tek başına bir evde yaşayan Diana çalışıp parasını kazanan bir genç kız o zamana kadar )

Ve evlenince fark ediyor ki o saray onun hapishanesi , kocasını çok seviyor ama kocası kendisini sevmiyor başka bir kadınla birlikte yaşıyor ve ailesi de bu ikinci kadına izin hatta hak veriyor.  Kayın validesi bir kraliçe ve destek olmadıkça içeride kapanda kalıyor sanki bu güzel kadın. Yakın çevresi Camilla ile konuşup, kocasını rahat bırakmasını istediğini söylüyor hep, ama başarılı olamıyor ve yaşadığı bu stresler nedeniyle  Bulumia  oluyor.

Sarayda mutsuz olduğu için dış dünyada kendini mutlu edecek yollar arıyor, dans dersleri, konuşma dersleri alıyor ama sen sonunda   yaşamını halka yardım faaliyetleri ile zenginleştirmeyi seçiyor , hastanelerde , hastaların yataklarında onlarla el ele oturmayı , konuşmayı onlara destek olmayı ama haline getiriyor . tabiri caizse İhalkla iç içe olup iyileşiyor. İki çocuğu da bu evliliği kurtarmaya yetmiyor ve masal gibi başlayan bu evlilik bitiyor ama o artık sarayın değil halkın prensesi olmayı başarıyor. 

Paris'te sürdürdüğü yaşamı bir trafik kazasıyla son buluyor. Üstelik yanında sevgisili varken paparazzilerden kaçarken karıştıkları bir trafik kazasıyla, ama İngiltere halkı bu olaya öytle bir tepki veriyor ki   evli olmamasına rağmen kraliyet cenaze töreni yapılması onun prensesliğinin son bulmadığının göstergesi oluyor bence

Umarım hoşunuza gitmiştir  bu güzel kadın hakkında yazdıklarım
Sevgiler 


Beş Sevim Apartmanı - Mine Söğüt

Akşam Bir Rüya Gördüm Bazı yazarlara geç rastladığım için üzgünüm. İsmini çok iyi bilmeme, gazeteci kimliğiyle tanımama rağmen romanlarını...